HayrettinKaraman.net
Mobil - Metin Versiyonu

[Facebook] - [Twitter] - [YouTube] - [instagram]

Ana Sayfa | Hakkında | Makaleler | Kitaplar | Soru Konuları | Soru Listesi | Konuşmalar | Şiirler | İndeks | Rastgele Oku | Yeniler | Geri Git | İleri Git


Önceki Soru | Sonraki Soru | Bütün Sorular | Bütün Konular |


İTHAMLAR VE GERÇEKLER DOSYASI

Bu sayfada, çeşitli kişi ve grupların Hayrettin Karaman’a ithamları ve kendisinin buna verdiği cevapları içeren 20 makale toplu olarak yer almaktadır. Makaleler ayrıca tek tek tarih sırasına göre sitenin makaleler bölümü altında da mevcut olup, özel bağlantıları başlıkların altındadır. Hayrettin Karaman’ın sitede mevcut başka cevap makaleleri de vardır. Sitede arama yaparak bunlara ulaşabilirsiniz. (Editör)

İTHAMLAR VE GERÇEKLER (1)
www.HayrettinKaraman.net/makale/1285.htm

Yıllardır yazılarımı okuyan, konuşmalarımı dinleyen insanlar, hakkımda yapılan dedikodular, iftiralar ve ithamlar yüzünden sıkıntıya düşüyor, işin gerçeğini bilmek istiyorlar. Sırf onların hatırı için bir dizi yazıda ithamları sıralayacak ve işin doğrusunu yazacağım. Yakın zamanda bir okuyucum üşenmemiş, ithamları kaynaklarından derlemiş ve bana göndermişti. Yazılarda okuyucumun mektubundan hareket edeceğim.
Bir mektup:
« Saygıdeğer hocam, ne yazık ki, bu işi kendine meslek edinmiş bazı zavallılar sizin adınıza bir kısım ifadeleri toplayarak ve bazılarını da çarpıtarak ve saptırarak internette yayınlıyorlar. Bu yazıları da olabildiğince yaymaya ve hakkınızda olumsuz düşüncelerin oluşmasına çalışıyorlar.
İlgili yazıyı aşağıya aynen alıyorum. Bu yazıdaki konulara kısaca temas ederek cevap verebilirsen memnun olurum. Hakkınızı helal edin, sizi bu tür konularla rahatsız etmek istemezdim. Ancak def-i şer de bir hizmettir diye düşündüm.
Selam ve hürmetlerimle. »
Cevaplar:
Önce şunu bildirmem gerekiyor: Aşağıdaki ithamların çoğu “Polemik Değil Diyalog” isimli bir kitaptan alınmış. Bu kitap benim kalemimden çıkmış bir kitap değildir. O kitapta birçok kişinin yazıları var. Bana ait olan kısım ise bir konuşmamın başkası tarafından çözülerek yazıya aktarılmasından oluşmuştur ve tabii eksikler, yanlış anlamaya müsait tertipler (sıralamalar) vardır. Buna rağmen o kitabı benim, piyasadan toplattığımı iddia eden yalancı, daha başka yalan ve iftiralarıyla da günah işlemiş ve fasık olmuştur. Onu tevbeye ve benden helallik dilemeye davet ediyorum.
İtham konusu meselelere gelince bu konuda geniş bilgi ve gerekli gördüğüm tekzipler ve düzeltmeler için “Diyalog ve Kurtuluş Tartışmaları” isimli kitabıma bakmak gerekir. Bu kitap benim kalemimden çıkmıştır ve ben ona sahip çıkıyorum, ama kötü niyetli müfteriler bunu değil, sahip çıkmadığım bir kitabı kaynak olarak kullanmakta ısrar ediyorlar. Bu kitabın yeni baskısı yakın bir tarihte İZ Yayıncılık'tan çıkacaktır.
İtham:
« Hayrettin Karaman, 19 Ekim 2007’de kaleme aldığı yazısında bir vatandaşın, “Yaşam söz konusuysa ilaç çalınabilir mi?” sorusuna, maddi durumun yeterli olmaması durumunda hırsızlığın, hukuki ve ahlaki bir sorun oluşturmayacağı cevabını vermişti. Karaman, bir başka soru üzerine zaruret halinde kitap çalınabileceğine dair de fetva veriyor. Karaman’ın fetvalarını sorduğumuz Diyanet İşleri Başkanlığı ise, mazereti ne olursa olsun hırsızlığın caiz olmadığını açıklamıştı. »
Cevap:
Kitap çalmanın zaruret olma ihtimali yok denecek kadar nadirdir.
İlaç ve gıda çalmaya gelince; eğer bunlar çalınmadığında hayatı korumak mümkün olmuyorsa (ölüm veya sakat kalma tehlikesi varsa) zorunlu ihtiyaç giderilecek kadar ilaç ve gıda gasp edilebilir ve çalınabilir. Gasp eden veya çalan, imkanı varsa bedelini öder.
İtham:
“Ben Muaviye’yi sevmem, ama ona sövmem”. “Bir gönülde Ehl-i Beyt sevgisi ile Muaviye ve Yezid sevgisi bir araya gelemez”. (Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesi, 20/ 01/ 2011 tarihli yazı.)
Cevap:
Evet ben böyle dedim ve diyorum.
Bu sözümün arkasındayım ve bunda bir hata görmüyorum.
İtham:
“Kur’an peygambere iman edin demiyor” (Hayrettin Karaman polemik değil diyalog sayfa 37)
“Müslümanlığı Peygamberimiz'e tahsis edemeyiz” (Hayrettin Karaman polemik değil diyalog sayfa 40)
“Bütün insanların Müslüman olması Kur’anın, dinin hedefi değildir” (Hayrettin Karaman polemik değil diyalog sayfa 41)
Cevap:
Yukarıda yazdığım gibi adı anılan kitap benim kalemimden çıkmış değildir. O kitapta birçok kişinin yazıları var. Kitapta tabii eksikler, yanlış anlamaya müsait tertipler (sıralamalar) var.
İtham konusu meseleye gelince bu konuda geniş bilgi için “Diyalog ve Kurtuluş Tartışmaları” isimli kitabıma bakmak gerekir.
Yukarıdaki cümleler benim görüşüm olmayıp, Bakara suresinin 62. Ayeti ile ilgili ve başkalarına ait bir yorumun naklidir.
Bana göre:
a) Bütün peygamberlere ve son Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.)'ya iman etmeyen mümin ve Müslüman olmaz.
b) İslam ismi hem bütün peygamberlerin ve özellikle İbrahim (a.s.)'in dininin adıdır (Ali İmran: 3/67), hem de Son Peygamber'in dininin adıdır.
c) Evet, İslam bütün insanlar için gönderilmiştir ama hedefi fiilen bütün insanların Müslüman olması değildir; Allah bunu bilmekte ve Kitabında da söylemektedir. Bu sebeple davete rağmen Müslüman olmayan insanlara hayat hakkı tanınmış ve onlarla ilgili hükümler konmuştur.

--------------------

İTHAMLAR VE GERÇEKLER (2)
www.HayrettinKaraman.net/makale/1286.htm

İtham:
“Din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın” mealindeki ayeti “herkes Müslüman oluncaya kadar onlarla savaşın” şeklinde anlayamayız. Bence “din özgürlüğünün olduğu ortam sağlanıncaya kadar” şeklinde anlamak gerekiyor. (Hayrettin Karaman, Polemik Değil Diyalog, sayfa 40)
Cevap:
Bu sözümde bir yanlışlık yok, eğer “bütün insanlar Müslüman oluncaya kadar onlarla savaşın” diye bir emir olsaydı İslam devletleri, Müslüman olmayan bireylere ve devletlere hayat hakkı tanımaz, onlarla barış ve güvenlik anlaşmaları yapmazdı. Ayrıca “dinde zorlama, zorla ve korku ile dine sokma” yasak olduğu halde insanlar zorla dine sokulmuş, inanmadığı halde inanmış gibi görünmeye zorlanmış olurlardı. İlgili âyetler, hadisler ve tarih bir arada değerlendirildiğinde varılacak sonuç şudur: Müslümanlar zulüm ve baskı ortadan kalkıncaya kadar, imkanları müsait ise bunları yapanlara karşı savaşmak durumundadırlar. Zulüm ve baskı yoksa, başka dinlere mensup olanlarla, Müslüman olmalarını sağlamak için savaşılmaz.
İtham:
“...Yani burada epeyce bir insan Müslümanlarla birlikte cennete giriyor fakat bunlar Müslüman değil.” (Hayrettin Karaman, Polemik Değil Diyalog, sayfa 24)
Cevap:
Müslüman olmadığı halde cennete girecek çok insan var, itham eden bunu bilmiyor mu? Allah Teâlâ kitabında “Peygamber gönderip dinime davet etmediğim kimselere azap etmem” buyuruyor. İki peygamber devrinin arasındaki boşlukta yaşamış olan ve İslam döneminde yaşadığı halde içinde bulunduğu şartlar engellediği için İslam daveti kendilerine ulaşmamış bulunan kimseler (ehl-i fetret), mezhebimizin İmamı Ebu Mansur Mâtürîdî’ye göre, Allah’ın varlık ve birliğine inanırlar, akılla bilinebilecek iyilikleri yapar, kötülüklerden uzak dururlarsa kurtuluşa ereceklerdir (TDV İslam Ans. Fetret maddesine bakınız). İmam Gazalî’ye göre İslam geldikten sonra da yine içinde bulunduğu şartlar yüzünden davet kendilerine yeterli bir şekilde (doğru ve üzerinde düşünmeyi tahrik edecek nitelikte) ulaşmamış olanlar inanmakla yükümlü değildirler.
İtham:
“Müslümanların çoğu ‘Peygamberin, bütün din sâliklerini İslâm’a çağırdığına’ inanırlar.” (Polemik Değil Diyalog, s. 35)
“Peygamberimiz ‘Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyanlar mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 35)
Cevap:
Anılan kitaptaki konuşmamda, bu cümlelerden önce “tek seçenek olarak” ifadesi var. Evet Peygamberimiz kâfirleri tek seçenek olarak İslam’a çağırmadı; ya Müslüman olun, ya cizye vererek hakimiyetimiz altında kafir olarak yaşayın; eğer bunları yapmaz da bize düşman olursanız, barışa yanaşmazsanız savaşırız” dedi. Cihad ve davet için gönderdiği ashabına da bu talimatı verdi.
İtham:
“Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı.” (Polemik Değil Diyalog, s. 36)
Cevap:
Evet bu söz bütün dinlerin mensuplarına yöneliktir. Diyalogun bir amacı karşısındakini kendi dinine davettir; ama diyalog yalnız bunun için yapılmaz, ortak ve meşru bazı işler görmek, bazı hizmetler yapmak, bazı problemleri çözmek, birbirini anlamak ve tanımak.. için de yapılır. Ayrıca dinler birleştirilerek bir tek din de yapılamaz. Karşındakini dinine davet edersin, ama kabul etmezse yine başka maksatlarla –zorunlu ise veya İslamî amaçlar bakımından faydalı görürsen– diyalog yaparsın.
İtham:
“Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i Kitab’la ilgili devamlı vurgulanan şey; ALLAH’a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur’ân birçok âyette bunu söylüyor; yani ‘Peygambere iman edin’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 37)
“Peygamberimiz: ‘Yahudi mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyan mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor. Diyor ki: ‘Yahudiler ve Hıristiyanlar tek Allah’a inansınlar, ahirete inansınlar ve kendi kitaplarında da bulunan iyiliklere göre yaşasınlar; beni de sahtekârlıkla, yalancılıkla itham etmesinler. Getirdiğim kitabın da şuradan buradan çalıntı olduğunu söylemesinler.’ Dolayısıyla; ‘Bu takdirde onlar da cennete giderler’ demiş oluyor.”
“Şimdi bir adam hem ehl-i kitap olur hem de kâfir olmayabilir mi? Evet, bu mümkün. Bunun delili, işte o 62. ayettir. Bu ayete göre Allah’a şirksiz inanan, ahirete iman eden kâfir değildir.”
Cevap:
Ehl-i Kitab’ın; ALLAH’a iman, âhirete iman edip amel-i salih işlemeleri halinde kurtulacakları Kur’an’da açıkça ifade ediliyor (Bakara: 2/62; Maide: 5/69). Ancak ben, birçok yazımda ve başta adını zikrettiğim kitabımda (Diyalog ve Kurtuluş Tartışmaları) şunu söyledim: O ayetler, Peygamberimiz hakkında doğru ve yeterli bilgi sahibi olamayanlar hakkındadır. Peygamberimiz hakkında doğru bilgiye sahip olduğu halde ona iman etmeyenler kâfirdir ve kurtuluşları yoktur.
02.01.2015

--------------------

İTHAMLAR VE GERÇEKLER (3) ve Mevlid Kandili Özel "Olmaz" Şiiri (*)
www.HayrettinKaraman.net/makale/1287.htm

İtham:
“Kendini müctehid olarak görmektedir”.
Gazeteci Ahmet Hakan, fî tarihinde Kanal 7’de iken “Günümüz meselelerine cevaplar” başlıklı bir program için Sayın Hayrettin Karaman’ı ekrana çıkarmıştı. Programın başında Karaman’a ilk cümlesi ve ilk sorusu şu oldu: “Efendim şimdi soracağımız sorulara bir müctehid olarak mı cevap vereceksiniz?”
Hayrettin Karaman: “Evet” diyor.
Cevap:
Bu suç mu, günah mı, ayıp mı? Benim için başkaları “o müctehiddir” diyorlar. Ben de dini meseleleri (daha ziyade yeni meseleleri) taklit metoduyla değil, delillere bakarak çözmeye çalışıyorum. Bu arada büyük müçtehitlere ve ilim adamlarına saygım tam olup onlardan da istifade ediyorum. Günümüzde doktora yapan ilim adamlarının tamamı ictihad yapmaktadırlar; ictihadsız doktora olmaz.
İtham:
Hayrettin Karaman “İcma bir dönemdeki âlim ve müctehidlerin bir meselede ittifak etmesi anlamında imkânsız bir durumdur. İbn-i Hanbel de bunun, sahabeden sonra hiç olmadığı görüşündedir. Hem zaten icma vaki olsa bile bağlayıcı değildir, sonraki bir ictihatla bozulur” diyor.
Hayrettin Karaman şunları da söylüyor: “Taklid döneminde ictihadı adeta imkansız kılmak üzere, sun’i olarak, olmayasıya ileri sürülmüş bir takım şartlar vardır. İctihadı kapalı tutmak, insanların gözünü kapatmak için ileri sürülmüştür. Bence ne lazım; Arapça bilmek, yeterince kitap, sünnet, siyer bilgisine ihtiyaç vardır. Usul bilmemiz lazım o kadar. Müctehid olursunuz.” (Hayrettin Karaman, İslam’ın Işığında Günümüz Meseleleri, Cilt 3, sh. 539).
Cevap:
Bu paragrafta bana ait olmayan cümle şudur: “icma vaki olsa bile bağlayıcı değildir, sonraki bir ictihatla bozulur.” Bunun dışındaki ifadeler bana ait olabilir ve doğrudur. Bu konuda yeterli bilgi için bakılması gereken kitabım “İslam Hukukunda İctihad” adını taşımaktadır ve Ensar Yayınları arasında çıkmıştır.
İ.I.Günün Meseleleleri’inde, icma ile ilgili olarak şu ifadem yer almıştır:
« Belli bir âyet veya hadîsin sübut ve mânâsıyla ilgili icma (özellikle sahabe icmaı) bağlayıcı bir delildir, hüküm kaynağıdır. Hadîsler, yaşayan sünnetin (örfün, geleneğin) sonradan birileri tarafından hadîs şeklinde formülleştirilmiş ifadeleri değildir; aksine ümmetin ictihad ve icmaı baştan beri mutlaka bir âyet veya hadîsin açık ifadesine veya delâletine dayanmış, bu da (dayanılan âyet ve hadîs de) çoğu kez zikredilmiştir. »
İbn Hanbel, iki noktaya dikkat çekmiştir: 1. İslam dünyası genişleyip ictihad derecesinde alimler de İslam coğrafyasının her yerinde dağınık olarak bulunduklarında belli bir konuda, belli bir ictihaddan haberdar olup onu kabul etmiş olmaları ihtimali düşüktür. 2. Bir dönemde yaşamış bulunan müctehidlerin bir konuda ihtilaf ettiklerini (farklı ictihadları bulunduğunu) bilmemek başkadır, "ittifak etmişlerdir" demek başkadır; ikincisini diyemeyiz, dersek gerçek dışı açıklama olur.
İtham:
“Hayrettin Karaman, sapık mut’a nikâhını ictihat farklılığı gibi arzederek Şiilere de şirin gözükme çabasına girmiştir: “Dört sünni mezhepten hiçbir müftü, hiçbir durumda mut’a nikâhına cevaz vermez. Ancak samimi olarak ictihad veya taklid yoluyla farklı görüşte olanlara da fasık diyemeyiz” demiştir. (Hayrettin Karaman, İslam’da Kadın ve Aile, sh. 374, Ensar Yayınları, İstanbul 1996)
Cevap:
“Şiilere şirin gözükme çabası” çirkin bir yakıştırmadır. Bunun dışında kalan cümlelerin şimdi de arkasındayım. Ben Sünni mezheplerde mut’a nikahının caiz ve sahih olmadığını açık ve net olarak söylüyorum. Ama mesela Şîî müctehidler belli şekil ve şartlarda bunu caiz görüyorlarsa ve bir Şîî de onlardan fetva alarak bu içtihadı uyguluyorsa ona elbette “fâsık” denemez.
İtham:
Hayrettin Karaman’ın çok tuhaf bir fetvası vardır. Bu fetva onu bazı meşhur sosyete din adamlarıyla farkını sıfıra indirgemiştir. Yeni Şafak Gazetesi'nde 8 Eylül 2000’de çıkan fetvası şudur: “Kurbanda mezhepler ittifak etmediği için parası sadaka olarak verilebilir.” Sayın Karaman, Ehl-i Sünnet'in görüşlerini hiçe saymıştır. Misal; Hanefîlere göre kurban kesmek vaciptir. Yani parası sadaka falan olarak verilmez. Sözde işine geldiği yerde Hanefî olan yeni müctehidimiz, acaba niçin böyle bir genelleme yaparak ahalinin beynini veya akidesine sahip çıkanların midesini bulandırıyor? Anlamak doğrusu pek güç.

Cevap:
Bu itham, okuduğunu anlamaktan aciz, iftirayı mübah sayan bir fasıka ait olmalıdır. Evet, bütün Ehl-i Sünnet müctehidlerine değil, Hanefîlere göre Kurban Bayramı'nda kurban kesmek, durumu müsait olanlara vaciptir. Ancak Ehl-i Sünnet Hanefilerden ibaret değildir. Şâfiî, İbn Hanbel, Mâlik’e ve Ebû Yûsüf’den nakledilen iki ictihaddan birine göre Kurban Bayramı'nda kurban kesmek müekked sünnettir. Bu müçtehitlerden bir kısmına göre kişi başına kurban, bir kısmına göre ise aile adına tek kurban sünnettir. “Bir Müslüman, ‘kurban sünnettir’ diyen diğer müçtehitlerden birine uyarak kurban sünneti yerine bedeli kadar yoksula yardım sünnetini yapabilir” demiş isem bunda bir hata yoktur.

* 3-1-2015 tarihi itibariyle O’nun (s.a.) 1443. Doğum Yıldönümü *

ŞİİR:

Sevgiler yağmur olsa akıp deryaya dolsa
Deryalar birleşerek koca okyanus olsa
Okyanusta dalgalar yükselip göğe vursa
Bunlar benim sevgime ölçü misal olamaz

Uzayıp giden yollar dünyayı dönüp dursa
Bu yolların yolcusu binlerce hayal kursa
Hedefi şaşan sevgi gelip başlara vursa
Yol Ravza’ya varmazsa Hakka da visal olmaz.

Filozoflar toplansa düşünceler çatışsa
Saz şairleri gibi fılozoflar atışsa
Kimi köpürüp coşsa kimi biraz yatışsa
Hidayet rehberine uymazsa makal olmaz.

Sen ey rahmeti Hakk’ın örnek güzel ahlakın
Sevmek sevilmek için rehberi Yüce Hakk’ın
Yolunu yol bilmezse ümmetin, bunca halkın
Yolları sarpa sarar haller, güzel hal olmaz

Bir yılın bir gününde seni anmak ne demek
Her an bilincimizde ol can verinceye dek
Sensiz dünya hayatı benim neyime gerek
Mutluluk senden olur, evlat ıyal mal olmaz
H. Karaman
04.01.2015

--------------------

İTHAMLAR VE GERÇEKLER (4)
www.HayrettinKaraman.net/makale/1288.htm

Saptırma:
« Yalancı, “Ben yalan söylemedim, iftira etmedim, niçin helallik dileyeyim” diyor, ama benim kendisini “yalancılıkla suçladığım” konuya hiç temas etmiyor. »
Ben ne demiştim:
“..Buna rağmen o kitabı benim, piyasadan toplattığımı iddia eden yalancı, daha başka yalan ve iftiralarıyla da günah işlemiş ve fasık olmuştur. Onu tevbeye ve benden helallik dilemeye davet ediyorum.”
Konu neymiş? Benim piyasadan “Polemik Değil...” isimli kitabı toplattığım yalanı imiş. Hani bunun cevabı?
Ben yanlışları düzelten bir kitap yazmışım (Diyalog ve Kurtuluş Tartışmaları, İst. 2011) bu kitap üç yıldır piyasada, yakında yeni baskısı da yapılacak, olan ve kalemimden çıkmış bulunan kitabı bırakıp da sahiplenmediğim, içeriği de tamamen bana ait olmayan bir kitabı dedikodu ve iftiralara vesile kılmanın iyi niyetle bağdaşır tarafı olamaz.
Muaviye meselesine yazıların sonunda tekrar döneceğim.
İtham:
Kendisinin reformcu olduğunu her ifadesinden anlamak mümkündür. Mesela, sünnete ‘modası geçti’ deme gafletinden: “Sakal ve misvak adet sünnetidir, bir kültürdür... Modası geçti. Öbürü de daha güzel temizlik yapan fırçalar çıktığından önemsizdir. İsteyen yine de kullanır.” (Yeni Şafak Gazetesi, 23.04. 2000)
Cevap:
( www.HayrettinKaraman.net ) adresli siteme girip arama kutusuna “misvak” yazın karşınıza birçok yazım çıkacaktır. Bunlardan birinden bir kısmını burada cevap olarak naklediyorum; göreceksiniz ki, ithamda yine sözüm çarpıtılmış, işlerine gelen kısmı almışlar, gelmeyeni görmezden gelmişlerdir:
Bütün insanlık âleminde hayatı ve hayat yolu bilinen, örnek alınması mümkün bulunan, örnek alındığı takdirde (izinden gidenlere) “seven ve sevilen, hoşnut olan ve ilâhî hoşnutluk devletine eren” birisi olarak yaşayıp ebedî âleme geçme şansı veren tek insan Muhammed Mustafâ’dır (s.a.). O’nun kemâlinin ve yolunun test edilmeye ihtiyacı yoktur, ondan başka kim varsa hepsinin yol ve yönteminin test edilmeye ihtiyacı vardır; test aracı, mihenk taşı, iyiyi kötüden, sahteyi sahihten, işe yarayanı yaramayandan ayıracak ölçüt O’nun aklı, yaptıkları ve öğrettikleridir. O bir peygamberdir, güzel kişilik, ahlâk ve hayat örneğidir, ama aynı zamanda bir beşerdir, bütün insanların yaratıldığı asıldan, özden yaratılmıştır, bütün insanlar için ortak olan nitelikleri vardır; acıkır, susar, bazı yiyecek ve içecekleri sever, bazılarını sevmez, hastalanır, tedâvi görür, acı çeker, korkar, sevinir, eşi, çoluk çocuğu olur, vahyin gelmediği konularda ve zamanlarda kendi re’yi (düşünce ve ictihadı) ile hareket eder... O’nun örnekliği beşerî hayatı ve tercihleri ile değil, Allah rızâsına götüren yolu, davranış ve sözleri ile ilgilidir. Bir mümin, Hz. Peygamber’in (s.a.) beşerî olarak sevmediği bir yemeği, rengi, kokuyu, tipi sevse O’nun örnekliğinden ayrılmış olmaz, ama Allah rızâsı ile ilgili bir konuda O’nun yapmadığını yapsa, yaptığını yapmasa örnekliğini terketmiş, yolundan ayrılmış olur. Şu hâlde O’nun örnekliğinden istifâde ederek hedefe ulaşabilmek için müminlerin önünde iki mesele vardır:
1. O’nun örnekliğinin bilgi kaynağı Kur’an ve hadisler (yaptıkları ve söyledikleri) olduğuna göre bu kaynakları defalarca okuyarak bilgi edinmek.
2. Örnek olan davranışlarını böyle olmayanlardan ayırmak ve örnek olanlarını kendine rehber, hayat yolu ve tarzı edinmek.
Diyelim ki, seçmede hatâ ettik, bazen örnek olanı olmayanla karıştırdık, niyetimiz iyi, anlamak ve bilmek için tuttuğumuz yol da sağlam oldukça bu yanılgı (ictihad hatâsı) bizi yolumuzdan alıkoymayacak, O’nun örnekliğinden mahrûm kılmayacaktır. Diyelim ki, bir mümin “O’nun şu şekilde sakalı vardı ve dişlerini misvak denilen bir ağacın çubuğu ile temizlerdi, bu iki davranışı da bağlayıcı ve örnek idi, ben de bunları aynen uygulayacağım” dedi, böyle bildi, bu şekilde değerlendirdi ve yaptı; bu davranışı dînin özüne, maksatlarına zarar vermedikçe varsın olsun, o bundan umduğu sonucu alabilir. Bir başka mümin de “Sakal bir kültür, bir beşerî âdet idi, misvak da o gün diş temizliği için bulunan ve bilinen en uygun araç idi, bunlar “dini, hayata uygulamada örneklik” alanına giren davranışlar değildi, bugün hem sakal âdeti hem de diş temizleme araçları değişti, ben günümüzde maksada en uygun olanı kullanırım” dedi ve böyle de yaptı, bu mümin de manevî amacına ulaşabilir, O’nun örnekliğini terketmiş olmaz. Geçmişte, büyük âlimlerin ve ahlâk önderlerinin yapıp ettiklerini, sözlerini ve yorumlarını gözden geçirenler, yukarıda yazılanları tasdik husûsunda tereddüde düşmezler.
Özellikle sakal meselesine gelince, geçmişten günümüze alimlerin bu konuda söylediklerinin özeti şudur:
Rasûlullah (s.a.), “Müşriklere muhâlefet edin (benzemeyin); sakalları bırakın, bıyıkları kırpın” buyurmuştur. (Buhârî, K. el-Libâs, 63-34.) Bu ve benzeri hadisler ile tatbikata bakan cumhûr sakalı tıraş etmenin haram olduğu neticesine varmışlardır. Kadı İyâd bunun mekrûh olduğunu söylemiştir. Aynı mahiyette olan boyama emrini yerine getirmenin farz ve terkinin haram sayılmaması bu görüşü destekler (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî). Bazı muâsır âlimler bunun bir âdet meselesi olduğunu düşünerek mübah olduğunu söylemişlerdir. Kardavî de ikinci görüşü tercih eden muâsır bir âlimdir (el-Helâl ve’l-Haram, s. 81-82; Şerbâsî, Yes’elûnek, c. II, s. 23-25).

--------------------

İTHAMLAR VE GERÇEKLER (5)
www.HayrettinKaraman.net/makale/1289.htm

İtham:
« Hayrettin Karaman: “Kadın okur-yazar değildi. Bugün kadın okuyup imza etti mi onu ifade ederken şaşırtma ihtimalleri ortadan kalkar ve ayet bu manadaki şahitliği kapsar.”
Hayrettin Karaman burada şu izlenimi vermeye çalışmıştır: ‘Şahitliğin şartı okumak yazmaktır.’ Bu çok yanlış bir yaklaşımdır. Hâlbuki Peygamber Efendimiz (s.a.) de dâhil Kur’an’ın nüzulü sırasında okuma yazma bilmeyen erkeklerin şahitliği geçerliydi. Zira İslam tarihçilerinin ittifakına göre İslam vahyedilirken Mekke’de 16 veya 17 erkek okuma yazma biliyordu. Ama diğer erkeklerin şahitliği de kabul ediliyordu. Yine söylüyorum, şahitlikte kıstas okuma yazma değildir. Şahitlikle ilgili ayet şöyledir:
“Ey iman edenler! Muayyen bir vade ile borçlandığınız vakit onu yazın. Hem aranızda, bir katip, doğrulukla yazsın. Hiçbir katip, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Üzerinde hak bulunan kimse, borcunu yazdırsın. Ve Rabbi olan Allah’tan korksun da, o haktan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Eğer borçlu akılsız ve zayıf ise yahut kendisi söyleyip yazdıramayacaksa, velisi dosdoğru söyleyip yazdırsın. Erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutun. Eğer iki erkek olmazsa, o zaman doğruluğundan emin bulunduğunuz şahitlerden bir erkekle iki kadın gerekir ki, biri unutursa diğer hatırlatsın...”
Ve ayet ortadayken, Rasulullah’ın uygulaması meydanda iken, Sahabe-i Güzin efendimizin bu konudaki tavırları net iken neden Kitaba, Sünnete ve İcmaya meydan okumaya çalışıyorlar? Bu sorunun cevabı belli. »
Cevap:
Evet âyet ortada ve şöyle diyor:
“...Eğer iki erkek olmazsa, o zaman doğruluğundan emin bulunduğunuz şahitlerden bir erkekle iki kadın gerekir ki, biri unutur/şaşırırsa diğeri hatırlatsın...”
Ayet, kadının iki olması gerektiğini, unutma/şaşırma/yanılma ihtimaline bağlıyor; “yazılı ve imzalı şahitlikte sonradan unutma/yanılma olmaz ve bu takdirde bir kadının da şahitliği geçerli olabilir” demenin, böyle bir yorum yapmanın reformla filan ilgisi yoktur.
İtham:
« Büyük din âlimlerimize hor bakan Karaman bakın masonluğu herkese malumlaşan zat hakkında ne diyor: “Fazlurrahman, Efgânî’nin modernist olduğunu söylüyor, hayır o müceddittir. Modernizm öncesi ıslahatçıdır. (Gerçek İslam’da Birlik)
“M.Reşit Rıza El Hüseynî, Üstad Abduh gibi taklide karşı mezhepler arası tercih yapabilen müctehittir.” Hayrettin Karaman, İslam Hukukunda İçtihad) »
Cevap:
Efgani’nin masonluğa girdiğini, sonra onlarla geçinemeyip (maksatlarına itiraz edip) kendinin bir mason locası kurduğunu, Abduh’u da buraya kaydettiğini, sonradan bu yoldan “bağımsız ve ittihat etmiş bir ümmet” amacına hizmet edilemeyeceğini anladığını, Abduh’un masonluğu terk edip talebesine bunu bildirdiğini, Reşid Riza’nın mason olmadığı gibi masonluk aleyhine dört kere fetva yayınladığını kaynak göstererek “Gerçek İslam’da Birlik” kitabımda yazdım. Benim masonlukla müspet bir ilgim olamaz, bu grup hakkında baştan beri menfi bir tavrım olmuştur ve masonluk tehlikesine her vesile ile dikkat çekmişimdir.
Anılan kişilerin müceddid ve müctehid olup olmadıkları konusu ilmî derece ve yetkileriyle ilgili bir tespit ve değerlendirme meselesidir; buna katılan da katılmayan da olur. Biri hakkında “müctehid derecesinde alimdir” demek, onu her bakımdan benimsemek manasına da gelmez, ictihadlarını tenkit üstü görmek anlamı da taşımaz.
İtham:
« Reformistleri övmede birbirleri ile yarışanlardan olan Hayreddin Karaman, nedense Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’i küçük düşürmek ve onun şanına leke sürmek için elinden geleni yapmaktadır.
Kendi sitesinde yazdığı şu yazı buna misaldir: “Allah Teâlâ Duhâ suresinde Peygamberimize hitaben “Seni yanlış yolda bulup da doğru yola yönlendirmedi mi?” buyuruyor. Şu halde peygamberlere vahiy gelmeden önce onların düşünce ve davranışlarının Allah rızasına uygun olduğunu düşünmemiz ve böyle inanmamız doğru olmaz; böyle olsaydı vahye de gerek kalmazdı.” www.HayrettinKaraman.net »
Cevap:
“Hayreddin Karaman, nedense Sevgili Peygamberimiz (s.a.)’i küçük düşürmek ve onun şanına leke sürmek için elinden geleni yapmaktadır.” diyen bir kimsenin namusu, hayası, Allah’tan korkusu, ahlakı ve şerefi yoktur. Ancak böyle olan bir fasık bu kadar ağır bir itham ve iftirada bulunabilir.

--------------------

İTHAMLAR VE GERÇEKLER (6)
www.HayrettinKaraman.net/makale/1290.htm

[Önceki makalenin sonunda girişi yapılan] Bu konuda bana şöyle bir soru gelmişti: « Bazı sohbetlerde, Hazreti Eyyüb (a.s.)’ın hastalandığı, vücudunda yaralar oluştuğu, yaralarının kurtlandığı, ailesi tarafından terk edildiği, mezbelelere atıldığı, Hazreti Musa (a.s.)’ın kekeme olduğu ve bu yüzden Yakup(*) peygamberin kendisine yardımcı olarak gönderildiği, Hazreti İbrahim (a.s.)’ın yıldıza, aya, güneşe taptığı veya bunlara benim Rabbim dediği, sonra bunlardan vazgeçtiği (ve bu durum peygamber olmadan öncesine aittir diye izaha çalışılıyor) peygamberler için bu vb. ifadeler doğru mudur, peygamberlik sıfatları kendilerine ne zaman verilmiştir, peygamberlere nasıl iman edeceğiz? »
Şu cevabı vermiştim:
“Allah Teâlâ Duhâ suresinde Peygamberimiz'e hitaben “Seni yanlış yolda bulup da doğru yola yönlendirmedi mi?” buyuruyor. Şu halde peygamberlere vahiy gelmeden önce onların düşünce ve davranışlarının Allah rızasına uygun olduğunu düşünmemiz ve böyle inanmamız doğru olmaz; böyle olsaydı vahye de gerek kalmazdı. Hz. İbrahim ile ilgili ifadeler onun, vahiy gelmeden önce aklı ile düşünerek gerçek Allah inancına varmak için geçirdiği tefekkür çilesini anlatıyor. Mesela gökte ayı görünce “Bu benim Rabbim” diyor; (bunu şöyle de okuyabiliriz) yani “Bu Rabbim olabilir mi”? diye soruyor, böyle varsayarak tefekkür ediyor sonunda daha büyük güneşi görünce ayın, güneşin battığını görünce de güneşin Rab olamayacağını anlıyor. İnsanlar vahiy gelmese bile akıllarıyla Büyük Yaratıcı'ya ulaşmak durumundadırlar; Hz. İbrahim bunu temsil ediyor.
Peygamberlerin dini başkalarına anlatma, sevdirme, onları dine davet etme (teblîğ) vazifeleri vardır; insanların nefret edecekleri, tiksinecekleri hal ve durumlar peygamberlerde olmaz; olursa tebliğ vazifesi aksar. Tebliğ vazifesine ters düşen hastalık vb. ile ilgili hikayeler, inanç konusunda delil olabilecek kadar sağlam rivayetlere dayanmıyor, bunları gerçek saymak için yeterli delil (bilgi kaynağı) yoktur.”
Şimdi şu cümleleri de ekleyeyim:
“Peygamberlere vahiy gelmeden önce de onlar, Allah’ın sonradan bildirdiklerini ve razı olduğu hayat tarzını biliyorlardı” demek vahyin değerini hiçe saymaktır. Elbette beşer olarak imkanları sınırlı olduğu için bilemezlerdi, Allah bildirdi ve bildiler. Şûrâ suresinin 52. ayeti de bunu teyit eder: “İşte böylece sana kendi buyruğumuzla bir ruh (Kur’an) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun, ama şimdi onu, dilediğimiz kullarımızı sayesinde doğruya eriştirdiğimiz bir ışık kıldık. Hiç şüphe yok ki, sen doğru yolu göstermektesin”.
“Peygamberler, vahiy gelmeden önce de Allah’a şirk koşmadılar” demek başkadır ve bu doğrudur, “vahiy gelmeden önce de dini biliyorlardı” demek başkadır ve bu doğru değildir.
İtham:

« Hayrettin Karaman; hak mezhepleri İslam’dan ayrı birer kurummuş gibi göstermeye çalışarak halkın aklını bulandırmaya uğraşmaktadır. “Söze İslam’a göre diye başlarsanız, İslam’a göre kadınların erkeklerle aynı safta durup namaz kılması mümkündür ve caizdir. Yani bütün mezheplerin alternatifi olarak… Ama mezhebe göre diye başlarsanız; mesela Hanefi mezhebine göre kadın erkek aynı safta namaz kılamaz.” Hâlbuki İslam tarihinden de bir örnek verememiştir kadın erkek aynı safta namaz kılınmasına. Sanki haşa İslam ve mezhepler birbirlerinin alternatifiymiş gibi gösteriyor. »
Cevap:
Nakilde cümle düşüklüğü yapılmış ve kaynak gösterilmemiş olsa da dediğim doğrudur. Kadınlarla erkeklerin -arada ayırıcı bir şey bulunmaksızın- aynı hizada durarak, aynı imama uyarak namaz kılmalarının cevazı (muhâzât meselesi) konusunda mezhepler arasında ittifak yoktur. Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre aynı hizada olan erkeklerin de kadınların da namazları sahih olur. Ancak Mescid-i Haram’da olduğu gibi kaçınılmaz durumlar bulunmadan ve kasten aynı hizada durmak mekruhtur.
İtham bilgisizlikten veya peşin hüküm ve taassuptan kaynaklanmıştır.
İslam ve mezhepler birbirinin alternatifi değildir; ama tek bir mezhep değil, bütün hak mezhepler (toptan) İslam’dır. Tek bir mezhep, İslam’ın farklı, meşru ve uygulanabilir yorumlarından (içtihadlar bütününden) yalnızca biridir. Bilmeyenler, bilenlerden fetva alacaklardır; ancak hiçbir mümin, daima bir tek mezhepten fetva almaya mecbur değildir.
11.01.2015

* (Editörün bilgi notu:) Yazının başında soru sahibi sehven Yakup (as)'in, Hz Musa (as)'a yardımcı verildiğini yazmıştır. Hocamız -âdeti olduğu üzre- orada bu soruyu değiştirmeden, olduğu gibi vermiştir. Hz. Musa (as)'a Hz. Harun (as)'ın yardımcı verildiği Kur'an-ı Kerim'de birçok ayette açıkça yazmaktadır (mesela bkz: Furkan Suresi Ayet 35). Bu konuda uyarı mesajları aldığımız için açıklama gereği duyduk. Bilginize.

--------------------

İTHAMLAR VE GERÇEKLER (7)
www.HayrettinKaraman.net/makale/1291.htm

İtham:
« Hayrettin Karaman: “Kadın adetliyken, Kur’an okuyup, namaz kılıp kılamayacağı hususunda ihtilaf vardır. İbn-i Hazm; kılabilir, okuyabilir, der. Çünkü: “Rasulullah cünüplük dışında Kur’an okumayı ihmal etmemiştir” mealindeki haberi, sahabenin dilinden nakil, doğru olan Peygamberin ifadesi olmadığından geçersizdir” der. Asırdaşı ve hemşehrisi İbn-i Rüşt ise bu tür delillere dayanarak; aksi fetva vermiştir. Yani iki müctehid ihtilaf etmiştir. Öyleyse kişi bunlardan tercih ettiği görüşe göre amel eder.” (Gerçek Hayat dergisi, Haziran 2002)
Hayrettin Karaman: “Erkekler için yasak (haram olan) altın yüzük, süs için, aksesuar olarak takılan altın yüzüktür. Günlük Hayatımızda Helaller Haramlar isimli kitabımda kaynak ve delillerini bulacağınız yazıda da vaktiyle ifade etmiştim, “alamet, nişan, sembol” olarak takılan altın yüzük, arma, rozet vb. haram değildir. Nişan yüzüğü adı üstünde “nişanlı veya evli olanların medeni durumlarını gösteren bir nişan, bir alamet, bir belliktir ve sakıncası yoktur.” İslam’ın Işığında Günün Meseleleri ve İslam’da Kadın ve Aile. Hâlbuki Rasulullah (s.a.v.) bir eline ipeği diğer eline altını alıp şöyle buyurmuştur: “Bu iki şey benim ümmetimin erkekleri için haramdır ve kadınları için helaldir.” Hz. Rasulullah Efendimiz (s.a.) hakkı beyan etmişken neden Karaman zıt bir fetva vermeye kalkışıyor acaba? Allah, Kur’an-ı Kerim’de kendi kafasına göre haram-helal fetvası verenler için şöyle buyuruyor: “Sadece dilinizin yalan olarak vasfettiği bir şeye: “Şu helaldir, şu haramdır.” demeyin ki, yalanı Allah’a iftira etmiş olursunuz. Şüphesiz Allah’a yalan iftira edenler asla felah bulmazlar.” »
Cevap:
İtham konusu yaptığı meseleleri bu ithamda kaynak gösterdiği kitaplarımdan okuyun. Orada ne demiş isem şimdi de diyorum. Kitaplarımı okuma imkanı bulamayanlar için burada bir kısmını aktarayım:
G.H. Helaller ve Haramlar isimli kitabımdan:
“Halis ipek veya malzemesinin çoğu ipek olan giyecekler ile altını erkeğin giyecek, süs ve eşya olarak kullanması haramdır. Hz. Peygamber (s.a.) ipeği sağ eline ve altını sol eline alarak “bu ikisi ümmetimin erkeklerine haramdır.” buyurmuşlardır. (Ebû-Dâvûd, K. el-Libâs, 4, 9, 11; Nesâî, K. ez-Zineh, 40, 43, 45; Ahmed, Müsned, 1/96, 4/392.)
Bir miskali (4.25 gr.) geçmeyen gümüş yüzük ile alem (sembol, nişân, rozet vb.) olarak kullanılan ipek ve altına ruhsat verilmiştir. İpeğin cilt hastalığı, savaş gibi sebeplerle giyilmesine de izin verilmiştir. Altın ve gümüşü ev eşyası olarak kullanmak her iki cins için de caiz görülmemiştir. (Fıkıh kitaplarının kerâhiye ve istihsan bölümüne bakın. Nişan yüzüğünün cevazı için bak: Kâmil Miras, Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi ve Şerhi 2. B. C. IV, s. 287; c. XII, s. 108. Buhârinin bir rivâyetine göre Rasulullah (s.a.) Abdurrahman b. Avf ve ez-Zübeyr b. el-Avvâm’ın, cilt hastalıkları sebebiyle ipek giymelerine izin vermiştir. K. el-Cihad, 91; K. el-Libâs, 29.)
[Âdetliyken] Okuma konusu:
Anılan yerde şunu yazmıştım:
İbn Rüşd konuyu şöyle özetliyor: Bu konuda fıkıhçılar farklı hükümlere vardılar. Çoğunluk cünüp ve hayızlı olanın Kur’an’ı okumasını caiz görmezken bazıları caiz gördüler. İhtilaf sebebi “Hz. Peygamber’in, Kur’an okumasını, cünüplükten başka hiçbir şey engellemezdi” mealindeki rivayettir. Caizdir diyenlere göre bu rivayet bir şey ifade etmez; Hz. Peygamber “Cünüplük yüzünden okuyamıyorum” demedikçe rivayetten bu sonuç çıkarılamaz; cünüp olduğunda okumamasının başka sebepleri de olabilir. Caiz değildir diyenlere göre bu sözü rivayet eden sahâbî kendiliğinden bunu söyleyemez, bir bilgisi olmalıdır.
Çoğunluk hayızlı kadın konusunda da iki gruba ayrılmışlardır. İmam Malik, hayızın uzunca bir müddet sürdüğünü göz önüne alarak “az miktarda okur” derken diğerleri hayızlı ile cünübü birbirinden ayırmamışlardır (31-32).
İbn Hazm “Kur’an’ı okumak, tilavet secdesi, Mushaf’a dokunmak ve Allah’ı anmak; bunların hepsi abdestli olana ve olamayana, cünübe ve hayızlı olana caizdir” diye başlık attıktan sonra genel delilini şöyle açıklıyor: “Bunlar hayırlı işlerdir, teşvik edilmiş, sevap vadedilmiş fiillerdir; bunların bazı hallerde yapılamayacağını söyleyenlerin delil getirmesi (delil ile isbat etmeleri) gerekir.” İbn Hazm, karşı tarafın ileri sürdükleri delilleri ise ya sahih olmayan rivayetlerden ibaret oldukları veya hükme delalet etmedikleri gerekçesiyle reddetmekte, sahabe ve tabiûn müctehidlerinden kendi ictihadını destekleyen örneklere de yer vermektedir (77-81).
Fıkıhçıların ihtilaf ve ittifak ettikleri hükümleri açıklayan iki kaynaktan konumuz ile ilgili ictihadları aktarmış olduk. Görülüyor ki “kadınların özel hallerinde namaz kılamayacakları ve oruç tutamayacakları” konularında ittifak (icmâ) var; “mescide girme, Kur’an’a dokunma ve onu okuma, gerekli tavâfı yapma” konularında ise ihtilaf edilmiş; çoğunluk bunları caiz görmemiş ama bazı fıkıh alimleri caiz görmüşlerdir. Diyanet’in yaptığı İstişare toplantısı kararlarında da söylenen bundan ibarettir.
Fıkıhta icmâ bağlayıcıdır, ama çoğunluğun görüşü bağlayıcı değildir. Meşhur dört mezhepte de bazan biri, diğerlerinin tamamına (bu mânada cumhura, çoğunluğa) muhalif olduğu halde mensupları -çoğunluğun ictihadını değil- tek kalmış olan mezhebin ictihadını uygulamaktadırlar.
Özel hallerinde kadınları kimse mescide girmeye, Kur’an okumaya... zorlamıyor; ama onlar farklı (caiz diyen) ictihada uyar da bunları yaparlarsa yine kimsenin onları engellemeye veya kınamaya hakları olamaz.

--------------------

İTHAMLAR VE GERÇEKLER (8)
www.HayrettinKaraman.net/makale/1292.htm

İtham:
« Hayrettin Karaman: Kadına bakarken dokunmadan boşalmak orucu bozmaz şeklinde yanlış bir fetva vermiştir.
Hayrettin Karaman’ın faize fetva vermesi: “Mübrem -gerekli, olmazsa rahatsız edici, zarar verici olan- ihtiyacını gidermek için faizli kredi alabilir.” »
Cevap:
Burada iki mesele var:
1. "Yalnızca bakarken meni gelirse oruç bozulmaz” demişim ve bu fetva yanlış imiş !
2. Ömer Nasuhi Hocamızın Büyük İslam İlmihali'nden aynı fetvayı naklediyorum: “Yalnız tutmakla, öpmekle, oynamakla oruç bozulmayacağı gibi mücerret bakmak ve düşünmek neticesi olarak meni akmakla da oruç bozulmaz.” (s. 381, mesele numarası: 116)
3. 2. İkinci mesele zaruret halinde faizli ödünç almak. Bu konuyu da yanlış/eksik aktarmış. Benim anlattığım husus “zaruretin ne olduğu”dur ve Mecelle’den naklettiğim bir kaidenin açıklamasıdır. Faize fetva verdiğim filan yok. Zaruretlerin mahzurları mübah kıldığını ise bilmeyen yok sanıyordum ama varmış.

İtham:

« -Peki hocam, bir Hıristiyan Peygamberimiz için ne demelidir?

H. Karaman: İyi bir insan, iyi bir Müslüman ve Peygamber olduğuna da inanmalıdır. Biz üç dinin mensupları şuna inanmalıyız; Hz. İsa ALLAH’tan vahiy almıştır, Hz. Musa, ALLAH’tan vahiy almıştır. Hz. Muhammed de ALLAH’tan vahiy almıştır. Buna inanmak durumundayız.
-Peki ama hocam, Hıristiyanlar niye inanacaklar ki? İnandıkları takdirde Müslüman olmazlar mı?
H. Karaman: Hayır, Müslüman olmazlar.
-Olmaz ama bir gevşeme, bir kopma...
H. Karaman: ...Bir Hıristiyan veya Musevi, “Hz. Muhammed’in de ALLAH’tan vahiy aldığına inanıyorum,” der. Sonra “Bu peygember (Hz. Muhammed) benden ne istiyor” sorusunu sorar. Yani, “Ben bir Museviyim ya da Îseviyim, dinimi bırakıp şu ana kadar inandığım ve yaşadığım şeylerden tevbe edip Müslüman olmamı mı bekliyor? Yoksa başka bir beklentisi mi vardır?” Ben diyorum ki, İslâm ulemâsı içinde, Kur’an-ı Kerim’e bakarak Peygamberimiz'in beklentisinin bundan ibaret olduğuna inanlar var...
Dolayısıyla “Bu takdirde onlar da cennete giderler” demiş oluyor.
Bu inançta olanlar var mı? Var. Bu inançta olmayanlar var mı? Onlar da var... İşte sizin adına diyalog dediğiniz şey bu zaten. Hep şunu söylüyorum; diyalog, “tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı.” Böyle bir hedef olamaz zaten. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Ama diyalog, duvarları kaldırıp, birbirimizi görmemizi sağlayabilir... »
Cevap:
Bu ithama daha önce de cevap verdim. Buradaki sözler bir konuşmamdan alınmış, konuşmam tarafımdan kaleme alınmadığı için altını üstüne bağlamazsanız yanlış anlayabilirsiniz. Dikkat edilirse görülecektir ki, bu sözler benim görüşüm değildir, bu konuda bazı alimlerin görüşlerinin naklidir.
Konu ile ilgili kendi inancımı defalarca yazdım; yakında köşemde de tekrarladım, şimdi bir daha yazayım:
Peygamberimiz'in bu sözünü (daha doğrusu tebliğ ettiği kitaptaki bu ayeti) duyan ehl-i kitap ona (Peygamberimiz'e) inanmaz, ama onun “Lâ İlahe İllallah diyen cennete girer” sözünü kabul eder ve buna bağlı olarak cennete gireceklerine iman ederlerse ortada bir çelişki olur; çünkü Peygamber'in (s.a.) çağırdığı iman doğru ise kendisi de hak peygamberdir, kendisi hak peygamber değilse çağırdığı tevhîd ve söylediği söz de bağlayıcı, kurtarıcı bir iman esası olmaz. Şu halde Peygamberimiz'e muhatap olan, onun davetini sahih olarak duyan ehl-i kitabın kurtuluşu, onu peygamber olarak tanıyıp inanmalarına bağlıdır. Gördüğü, bildiği halde Kur’an’ı ve Muhammed Mustafa’nın (s.a.) peygamberliğini inkar eden bir kimse cennete giremez. Son peygamberin rehberliği olmadan ehl-i kitabın, batıl olan inançlarını tashih etmeleri de mümkün değildir; tecrübe, olup bitenler, kiliselerin resmi amentüleri bunu açıkça ortaya koymaktadır.
Yalancı ve iftiracıların kasıtlı bir çelişkilerine de dikkat çekmek istiyorum: Benim katılmadığım ama naklettiğim görüşün (yorumun) sahipleri bugün hayatta ve aramızda yaşıyorlar, kimler oldukları da biliniyor. Beni itibarsızlaştırma vazifesini yüklenenler niçin onları (reddettikleri görüşün asıl sahiplerini) bırakıyor da akşam sabah benimle uğraşıyorlar !?
Yalancı bir de diyor ki: “Tefsir yazmış, orada da Bakara 62. Ayet'in açıklamasında farklı görüşte olanların görüşlerini nakletmiş, ama kendi görüşünü yazmamış.
Bu da iftira, lütfen “Kur’an Yolu isimli Tefsir’imizin bu kısmını okuyun. Orada bütün görüşlerin ve bu arada İmam Gazzâlî’nin ve bizim görüşümüzün şöylece yer aldığını göreceksiniz:
“...Klasik tefsirlere göre bu âyette zikredilen İslâmiyet dışındaki dinlerin mensupları, Hz. Muhammed’e ve Kur’an’a inanıp “İslâm milleti”ne girmedikçe iman etmiş sayılmayacaklar, bu sebeple de âyette ifade buyurulan âhiret ecrine ve güvenliğine nâil olamayacaklar, yani ebedî olarak cehennemde kalacaklardır (meselâ bk. Zemahşerî, I, 73; Şevkânî, I, 102).
(Gazzalî’ye göre) Ehl-i kitap genellikle üç sınıftır: İlk sınıfa Muhammed ismi hiç ulaşmamıştır; bunlar mâzurdurlar. İkinci kesim, onun ismi, nitelikleri ve mûcizelerinin ulaştığı, İslâm ülkelerine komşu yörelerde veya Müslümanlarla iç içe yaşayan zümrelerdir. Bunlar kâfir ve mülhiddirler. Üçüncü kesim ise bu ikisi arasında bir durumda bulunanlar yani Muhammed ismini duymuş olmakla birlikte özellikleri hakkında doğru bilgi edinememiş; aksine çocukluğundan itibaren, ‘Muhammed isimli yalancı ve sahtekâr birinin, peygamber olduğunu iddia ettiği...’ şeklinde yanlış bilgilere sahip olarak yetişmiş kimselerdir. Bana göre bunların durumları da ilk sınıfa girenlerin durumu gibidir.” Gazzâlî’ye göre yalnızca Hz. Muhammed ve daveti hakkında doğru bilgilere sahip oldukları halde inkârda ısrar edenler kâfir olup ebedî olarak cehennemde kalacaklardır ki, bunlar azınlığı oluşturur. Bir dine (millet) mensup olup da Allah’a ve âhirete inanan, kendisini dünya ihtiraslarına kaptırmayan kimse, kulağına böyle bir bilgi geldiğinde onun aslını araştırması gerekir. Böyle bir araştırmaya girişmekle birlikte ölüm gibi bir engelden dolayı sonuçlandıramayanlar da affedilecek ve Allah’ın geniş rahmetine nâil olacaklardır. Gazzâlî bize şu öğüdü de verir: “Yüce Allah’ın rahmetini geniş tut; ilâhî işleri dar ve resmî ölçülere göre ölçme!” (Faysalü’t-tefrika, Mecmua içinde, s. 146).
Uhrevî kurtuluş konusunda Kur’ân-ı Kerîm’in ısrarla üzerinde durup vazgeçilmez gördüğü şartlar, Allah’ın varlık ve birliği ile âhirete inanmak, Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve öğretisini tanımak, Allah’ın razı olduğu güzel işler yapmaktır (özellikle bk. Bakara 2/136-137; Nisâ 4/47, 116, 136, 150-152, 171-173). Geçmişteki peygamberlerin tebliğ ettiği bütün ilâhî dinler gibi İslâmiyet’in de özü budur. (Bu şartlara uyduğu halde) Son Peygamber’e, kabul edilebilir bir mazeret sebebiyle iman edememiş olanların, Gazzâlî’nin önerdiği geniş bakışla mümin sayılıp cennete gireceği ümit edilebilir.
Bu nakilden açıkça anlaşılacaktır ki, biz, “mevcut ve bilinen inançları ve amelleri ile ehl-i kitabın cennete girebileceklerini” söylemiyoruz. Gazzâlî’nin dediğini diyor, bir manada ehl-i fetret olanların kurtulma ihtimallerinden söz ediyoruz. 16.01.2015

--------------------

ŞİMŞİRGİL, YALAN SÖYLEME, İFTİRA ETME!
www.HayrettinKaraman.net/makale/1773.htm

Senin bana karşı buğzunun asıl sebebini biliyorum, bu yazıda da kısaca bahsedeceğim.
Ben, Müslümanların birliğinden, kardeşliğinden yana olduğum, ömrümün önemli bir kısmını bu uğurda harcadığım için Müslüman gruplarla uğraşmıyor, onların sataşmalarına da insaf dairesinde ve yalnızca hakikatin bilinmesi maksadını hasıl edecek kadar cevap veriyorum.
Benimle Fetö, Efgani, Abduh ve Reşid Riza arasında “tâbi-metbû” ilişkisi kuruyor, gençleri onların yoluna çağırdığımı, bunun için çaba gösterdiğimi yazıyorsun; işte yalanın ve iftiran da budur.
Altmış yıla yakındır konuşuyor ve yazıyorum. Bana bir tek cümlemi göster ki, onlara bağlı olduğumu göstersin ve bununla gençleri o kişilerin yoluna davet etmiş olayım, bir tek cümle!
Süleyman Hayri Bolay’a da iftira ettin, o seni mübahaleye (yalan söyleyene lanet olsun bedduasına) davet etti, cesaret edemedin. Ben de davet ediyorum: “Eğer ben gençleri, o üç kişinin ve Fethullah Gülen’in yoluna çağırdıysam Allah bana lanet etsin ve belamı versin, çağırmadıysam bana bu iftirayı yapana lanet olsun ve Allah’tan belasını bulsun!” diyeceğim, var mısın!
Ben, İslam birliği ve kardeşliği amacım doğrultusunda ülkemde mevcut bütün dini yapılarla (tarikat, parti, cemaat…) kardeşçe ilişki kurmaya, aralarındaki problemleri çözmeye, ifrat ve tefritleri olanları diyalog yoluyla ıslaha çalıştım. Bahsedilen şahıs ve çevresi, meşhur dershaneler olayından sonra Tayyip Bey ve iktidarı aleyhine tavır alınca önce yazarak ve konuşarak yanlış yaptıklarını anlattım, dinlemeyip insafsız muhalefet ve yıpratma tavırlarını devam ettirince diyaloga son verdim, o meşhur “sahte peygamberler…” konuşmasında ben Tayyip Bey’in yanında idim, manzara kamu oyuna intikal etti ve o zamanki adıyla cemaatin hedef tahtasına oturdum.
Gelelim Efgani, Abduh ve Reşid Riza’ya.
Hüseyin Hilmi Işık (Allah rahmet eylesin!) ve yakın çevresinden yazarlar yalnızca bu üç kişiyi değil, İbn Teymiyye, Hamidullah, Mevdudi, Seyyid Kutup, Elbânî, Yusuf Kardâvî, Şiblî Numani, Hayreddin Karaman, Ahmed Gürtaş, Süleyman Ateş, Celal Yıldırım, Bekir Topaloğlu gibi zevatı da başta mezhepsizlik ve vehhabilik olmak üzere çeşitli iftiralarla sıvadılar. Hamîdullah gibi bir velî ahlaklı allâmeye “Ba’îdullah” diyecek kadar cür’eti ileri götürdüler.
“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan” olmamak için bu zevatı, insaflı, tarafsız ve oldukları gibi anlatmak üzere harekete geçtim, birçok yerde yazdım ve birkaç yıl önce çıkan “İslâmî Hareket Öncüleri” isimli dört ciltlik kitabıma Mevdûdî ve Seyyid Kutub’u da aldım.
Beşer şaşar fehvasınca –Peygamberler dışında- herkesin hataları, kusurları, günahları olabilir, ilim ve İslam adamının işi iftira etmek, yalnızca kötü olanı yazmak, onu da abartmak değildir; kişinin kendi sözlerini ve yazılarını, taraftarlarının da muhaliflerinin de dediklerini ve olanı olduğu gibi, gerektiği kadar söylemektir, yazmaktır. Ben de öyle yaptım.
Şaştığım, incindiğim şey şudur:
Aslında müslüman ve İslamcı olmanın ötesinde bir beşere veya beşeri yapıya yapıştırılmamı, falancı, filancı olarak anılmayı kabu etmem, ama:
1960 lı yıllardan beri genişleterek yayınladığım bir kitabım var: İmam-ı Rabbani ve İslam Tasavvufu. Yakında bir de “Şeriatsız Tasavvuf Olmaz” isimli kitabım çıktı. Peki tasavvufta ısrarla bu yolu ve İmam-ı Rabbâni’yi örnek gösterdiğim halde niçin bana “İmam-ı Rabbânîci” demiyorlar da yalnızca hayatlarını ilmî usul ile yazdığım kişilerle aramda aidiyet ilişkisi kuruyorlar!
Sebebi malum; çünkü ben onların sahte kutsallarına (yanılmaz efendilerinin tespitlerine ve kanaatlerine) muhalefet ediyorum.
Burada daha fazlasını açmayı gerekli görmüyor, merak edenlere, “Bir Varmış Bir Yokmuş isimli Hatıralar kitabımın son bahsine bakın diyorum.

--------------------

KUYRUKLU YALAN
www.HayrettinKaraman.net/makale/1839.htm

Ciddi Gazete.Com isimli ciddiyetten ve faziletten uzak bir sosyal medya parçası bana izafeten (benim söylediğimi ve yazdığımı iddia ederek) bir yalanı yayıyor ve bunu da iktidar muhalifi –hatta mevcut şartlarda yaptıklarına bakılırsa millet ve memleket düşmanı- şahıslar mal bulmuş mağribi gibi kapışıp yayıyorlar.
Ne imiş efendim?
Ben demişim ki, “mevcut şartlarda devlet, milletin malına el koyabilir”.
Benim böyle bir fetvam yoktur ve olamaz.
Bu iddiaya mesned kıldıkları bir yazı var, bu yazıyı Mayıs ayının başında da; yazının hem bugün içinde bulunduğumuz şartlarla ve konu ile alakası yok, hem de dört ay önce yazılmış, ama kötü niyetli hainler hem yazının tarihini vermiyorlar, hem de çarpıtarak günümüze taşıyorlar, fetva diyorlar, halkı korkutup paralarını bankalardan çekmeye tahrik ediyorlar.
Bu yayını görünce derhal 12 Ağustos günü kendi feysimden gerekli açıklamayı ve yalanlamayı yaptım.
Bu yalan deve misali, yazıda düzeltmeye neresinden başlayacağımı şaşırdım.
Yine de birkaç cümle kurmanın faydalı olacağını düşünüyorum:
Evet devlet zarurete düştüğünde ve/veya olağan üstü hallerde ek vergi koyar, bazı hakları kısıtlar, savunma için gerekli ise özel araçlara ve bazı stratejik mekanlara geçici olarak el koyar, eski ifadeyle ihtiyat durumunda olanları (askerliklerini yapmış da henüz çağ dışına çıkmamış olanları) işinden gücünden ederek askere alır… Bunları bilmeyen yoktur ve kimsenin itirazı da olamaz. Ama bugün, evet adına ekonomik savaş vb. diyorlar ama mala mülke el konacak bir olağan üstü hal ve zaruret söz konusu değildir.
Ülkemizin ekonomik durmunda, ileri sayılan devletlerde de emsali bulunan bazı sıkıntılar olsa da korkuya kapılacak bir kriz yoktur. Temel göstergeler normaldir, gerekli ihtiyati tedbirler zamanında alınmış, düzenlemeler yapılmış, krizleri en az zararla atlatmanın yolları açılmıştır. ABD’nin, haksız, çirkin ve sömürgeci hedeflerine ulaşmak için Türkiye başta olmak üzere birçok devlete karşı başlattığı ticaret savaşı eninde sonunda onu vuracak, karşısındaki devletler kısmen zarar etseler de sakin, akıllı ve tedbirli davranmaları şartıyla kazançlı çıktıkları alanlar da olacaktır.
TC. laik bir ülkedir, bu ülkede kararlar fetvalarla alınmıyor, anayasa ve kanunlar devletin organlarını, organların yetkilerini, bu yetkiler içinde karar alma ve yürütmenin kurallarını belirlemiştir. Devletin içinde yer alan Diyanet’in de yetkisi “Halkı din yönünden aydınlatmak ve dini mekanları yönetmekten” ibarettir.
Hakkımda çıkarılan ve zaman zaman gündeme sokulan “saray fetvacısı” şeklindeki çirkin ifadenin aslı faslı ve gerçekliği yoktur. Ben bir fetvacı (müfti) değilim, saray da benden fetva sormaz.
Cumhurbaşkanımız ve ilgili bakanımız “mala el koyma” iddiası ve şayiasının asılsız ve ihanet olduğunu açıkladılar; bu da fetva ve uygulama niyeti olmadığının kesin delilidir.
Bu münasebetle cahil medya mensuplarına bir hususu daha hatırlatmakta fayda görüyorum:
Bugün ülkemizde yüzden fazla İlahiyat Fakültesi ve buralarda binden fazla islâmî ilimler hocası vardır. Bu doktoralı hocalar birçok dini konuda araştırma ve inceleme yapar, bunları kitaplarda, dergilerde ve sitelerinde yayınlarlar. Bunların hiçbiri fetva değildir.
Peki fetva nedir?
Dinimiz, bilmeyenin bilene sormasını farz kılmıştır. Din kounusunda yeterli bilgisi olan bir kimseye, bu konuda yeterli bilgisi olmayan bir Müslüman gider, bilmek istediği din bilgisini almak üzere sorusunu sorar, o kişi de soru sahibinin durumunu ve maksadını göz önüne alarak gerekli açıklamayı yapar; işte buna fetva denir; fetva şahsîdir, soranla ve mevcut durumla alakası vardır. Şeriatla yönetilen ülkelerde ise resmi fetva makamı vardır, devlet gerektiğinde oradan fetva alır.
Bir ilim adamı bir konuda tespitlerini, tercihini, görüşünü, araştırma sonucunu yazdığında bu fetva değildir.
Tıp konusunda kitaplar vardır, bu kitaplarda hastalıklardan ve bunlarla ilgili tedaviden ve ilaçlaradan da söz edilir, ama bir kimse bunları bir kâğıda yazıp eczahaneye gitse bu kâğıt reçete olarak kabul edilmez. Reçeteyi doktor, fetvayı da müfti verir. Her ikisinin de özel şartları, şekli ve mahiyeti vardır.
Ben yaklaşık elli yıl önce Abdülkerim Zeydan’a ait yetmiş sayfalık bir makaleyi “İslam Hukukunda zaruret Hali” başlığıyla tercüme etmiş ve yayınlamıştım. Günlük Hayatımızda Helaller ve Haramlar” isimli kitabımda da zaruret hali hakkında gerekli açıklamayı yaptım. Merak edenler bunları ve başka arkadaşların yazdıklarını okuyabilirler, ama bunlar fetva değildir, inceleme, araştırma, görüş açıklamadır. Fetva makamları bunlardan ve başka kaynaklardan yararlanarak özel konuda özel açıklamaları yaparlar. Ülkemizde fetva bireyseldir, devlet fetva almaz.

--------------------

ADAM YALAN MAKİNASI!
www.HayrettinKaraman.net/makale/1841.htm

Yetmişli yıllardan beri Türkiye Gazetesi’nin manen bağlı bulunduğu cemaat benimle uğraşır durur. Yarım asırdır söylediklerini temcid pilavı gibi ısıtıp ısıtıp okuyucuların önüne koyarlar. Fetö meselesi gibi yeni isitismar konuları ortaya çıkınca onunla da ilişki kurdurarak yalan ve iftiralarına devam ederler.
Gazetenin “Geniş Açı Fikir ve Tartışma” bölümünde 11. 8. 2018 günü çıkan yazı da bu karalama, yalan ve iftira zincirinin son halkası.
Dr. C. Ahmet Akışık tarafından kaleme alınan yazının başlığı: “Diyanet İşleri Kimlerin Etkisi Altında Kalmıştı”.
Yazarın iddiasına göre Diyanet, Efgani, Abduh, Reşid Riza çizgisinde olan Hayreddin Karaman ve arkadaşlarının etkisi altında kalmış.
Kalmış da ne yapmış? Ehl-i sünnet Müslümanlığı dışında bir dine, bir mezhebe mi hizmet etmiş!
İthamları ceviz değil, fındık kabuğunu doldurmaz, Diyanet’in Cumhuriyet tarihi boyunca ve son otuz yılda ülkemizde ve dünyada yaptığı büyük hizmetlere gözleri kör: “Onlar sağır, dilsiz ve kördürler, geri dönecekleri de(ıslah olacakları da) yoktur.”
Yazıda ileri sürülen iddia ve ithamların cevapları kitaplara sığar; biz de bunları yazdık ve yayınladık. Adımı yazarak girilebilecek sitemde de bütün ithamların yeterli cevapları vardır, burada tekrarını gerekli görmüyorum. Reşid Riza’nın kitabını da ben sonradan yeni baştan tercüme ettim, başına yazarı ve hocaları hakkında yüz elli sayfalık araştırma ekledim. Dileyen okur ve hükmünü verir (İZ yayıncılık’ta çıktı).
Bu yazıda yapacağım şey, yazarın birkaç kuyruklu yalanını teşhir edip, “dinimizde yalancı fâsık olduğundan” Hucurat suresindeki emir gereği sözüne itibar edilmemesini hatırlatmaktır.
Önce okuyucularımın “Bunlar seninle niçin uğraşıyorlar?” muhtemel sorusuna kısa bir cevap vereyim:
Çünkü ben Diyanet’i destekliyorum, Diyanet ise onların kutsal mürşidlerinin kitaplarını sakıncalı bulmuştu. O şahıs da “Yüz Karası” adıyla bir kitapçık yayınlayarak Diyanet’e karşı mücadele bayrağını açmıştı.
Ve çünkü ben, tek mezhebi değil, sünni fıkıh ve itikad mezheblerinin tamamını bir zenginlik sayıyor, hepsi birden İslam’dır diyorum; müminlerin bütün mezheb imamları ve diğer fıkıh, kelam, tasavvuf alimlerinden istifade edebilmeleri için kapıların açık olduğunu söylüyorum.
Ve çünkü ben İbn Teymiyye, Şah Veliyyullah, Muhammed Hamidullah, Mevdûdî, Seyyid Kutub, Elmalılı M. Hamdi Efendi gibi islâmî hareket öncülerine- onların mürşidlerine rağmen- mezhepsiz, reformcu, sapkın demiyorum, saygı gösteriyorum, hataları ve savablarıyla istifade edilmesini tavsıye ediyorum.
Yazar beni Ehl-i sünnete karşı gösteriyor. Elliden fazla kitabım var, yirmi üç yıldan beri de yeni Şafak’ta köşe yazısı yazıyorum; ben bunlarda Ehl-i sünnet Müslümanlığından başka bir müslümanlığı savunmadım.
Adam, Allah’tan korkmadan, kuldan utanmadan bakın neler söylüyor:
“Babam Alevi mahallede doğduğu ve yetiştiği için Alevi olarak biliniyordu. (Kendi ifadesi)”
Doğrusu:
Babam Erzurum ili Oltu ilçesi Pikkir köyünde doğdu, 15 yaşlarında Çorum Mecitözün’e göçtüler, askerliğe kadar burada sünniler arasında yaşadı, askerden sonra Çorum’a yerleşti, komşularımız arasında aleviler de sünniler de vardı ve biz onlarla iyi komşuluk ilişkisi içinde olduk.
Bir başka yalanı:
FETÖ soruşturmalarında bakalım, Amerika’ya gidip Gülen’e tekmil veren H. Karaman’a ne zaman sıra gelecektir. (Merve Kavakçı)H. Karaman, buna şu cevabı vermiştir: “Amerika’ya bir kere -o da sondur- Faruk Beşer’le gittim. Orada bazı dernek ve kuruluşlarda konferanslar verdik ve sohbetlerde bulunduk. Gülen’le görüşmem olmamıştır.” (Kendi ifadesi).
Doğrusunu ben söylemişim -onu da eksik nakletmiş ya- peki niçin miğde bulandırmak için tekrar yazıyorsun!
Evet ben ABD’ye bir kere gittim, sayın Faruk Beşer’le gitmedim, Fethullah Gülen’le görüşmedim, beni davet edenlerin de onunla hiçbir bağlantıları yoktu. Organizasyon sorumlusu Osman Kandara (Akparti’den aday adayı oldu, ABD’de öğretim üyesi) bu konuda şu açıklamayı yapmıştı:
“Merve Kavakçı'nın hakkınızdaki iftiralara yönelik yazısından haberimiz var. Hatta, bununla alakalı gerek sizin adınıza açılmış olan feys sayfasında gerekse kendi şahsı feys sayfamda cevabi bir yazı yazmıştım. Sizi ve Prof. Dr. Mustafa Erdoğan hocamızı, ekserisi Amerika'daki Türkiyeli akademisyenlerin oluşturduğu WisdomNet ve Baton Rouge İslamic Center'ın 'imam hatip' okulu olan Brighter Horizon Islamic School adına davet etmiştik. O yılki programın organizasyonunu, Kandara ailesi olarak biz üstlenmiştik. Programın moderatörlüğünü ise hali hazırdaki Cumhurbaşkanlığı sözcümüz İbrahim Kalın yapmıştı. WisdomNet'in FETÖ ile uzaktan ve yakından bir bağlantısı olmadığı gibi, Merve Kavakçı ve babası Yusuf Ziya Kavakçı hoca bu oluşumun bizatihi sürekli konuşmacı ve katılımcılarındandır. Ne menem bir çelişki!”

Bir yalan daha:
“Bir gün bazı arkadaşlarla birlikte abdest alıyorduk. H. Karaman hoca da vardı. Karaman Hoca yüzünü ve kollarını yıkadı. Sonra başını mesh etti. Sonra dönüp “İçimizde yabancı yok değil mi” dedi ve çıplak ayaklarını mesh etti. (Prof. Dr. Z. Arslantürk)”
Doğrusu:
Ben hayatım boyunca çıplak ayağa meshetmedim, bunun caiz ve yeterli olduğu kanaatinde değilim, Zeki Bey’in de böyle naklettiğini sanmıyorum. Ben bazen, zorluk bulunduğunda abdestli giydiğim çoraplarıma meshederim. Bunu da gizlemem. Çoraplara meshin caiz olduğunda Ehl-i sünnette ittifak vardır; ihtilaf çorabın niteliği ile ilgilidir.
Şimdilik bu kadarla yetiniyor, “Allah ıslah etsin!” diyorum.

--------------------

ONLAR SALDIRIYOR BEN SAVUNUYORUM
www.HayrettinKaraman.net/makale/1877.htm

Altmış yıla yakındır geniş ve gerçek manada ehl-i sünnet Müslümanlığını benimsemiş olarak İslam âleminin birliğe kavuşup güçlenmesi ve ülkemin insanlarının sahih İslam çerçevesinde var olmaları için gece gündüz çalışıyor, bildiğim ve bulduğum her yolu deniyorum.
İslam anlayışımı ve hizmetimi takdir edenler “amel-i salih içinde geçmiş örnek bir hayat” diyenler de var, aşağıda bir örneğini daha vereceğim gibi karalayanlar da var.
İtham eden, karalayan, itibardan düşürmek isteyen, amacına ulaşmak için iftira etmekten, yalan söylemekten utanmayan ve çekinmeyenleri şöyle tasnif etmek uygun olacaktır:
1.Siyasetle ilgili kanaati benimkinden farklı olanlar.
2.Fıkıh usulüne dayalı yorumlarım ve çözümlerim, onların usulüne uygun olmadığı için muhalif olanlar (İctihad kapısı, ictihad ehliyetinin şartları, ilim sahibi olmayanların mezhebi, Müslümanların birden fazla mezheb müftüsünden fetva almalarının cevazı, bazı güncel meselelerin çözümünde farklı düşünmeleri buna örnektir).
3.Ehl-i sünneti kendi mezheb, tarikat, yorum ve taklitlerinden ibaret bilip kendilerinden farklı sünnîleri dışlayan taassup sahipleri.
4.Kendi üstad, rehber ve şeyhlerinin söylediklerini ve yaptıklarını tek doğru ve yegane sahih İslam bilerek taassupla ve kör taklitle (akıllarını askıya almak suretiyle) onlara bağlanan, farklı düşünen ve söyleyenleri düşman bilen, ya İslam’dan ya da ehl-i sünnetten dışlayan gözü dönmüş bağlılar.
Bana birkaç gün önce gönderilen bir kısa yazısı/konuşması sosyal medyada dolaşan Prof. Dr. Bedri Gencer hangi gruba giriyor bilemem, buna onu ve beni okuduktan sonra okuyanlar karar versinler.
Diyor ki:
“Malum, şahıslarla ilgili konuşmak tatsız ama ehl-i bid’ati ifşa etmek de dinî vecibe…“Hakkın hatırı halkın hatırından üstündür” kaidesince hakikatleri de ortaya koymak zorundayız.
Türkiye’de son 50 yılda Müslümanların alıştığı hangi haram (namahremle tokalaşma, sakal kesme, erkeklere altın yüzük, ev kredisi adı altında faiz, enflasyon nisbetinde faizin cevazı, recmin inkârı, kadınların şahitliği, hayızlı ibadeti vs.), düştükleri hangi küfre varan bid’at (Muhammedur Resulullah demeyenlerin de cennete girebileceği, Hz. Muaviye’ye diz uzatma, mezhepsizlik, Mehdî-Mesih’in gelişinin inkârı vs.) varsa altından hep Hayrettin Karaman’ın parmağı çıkar. Karaman, hayatı boyunca hep iktidar ve menfaat adamı olmuş, hem ibahî fetvaları, sapık bid’î akımı yayan eserleri, hem de İlahiyat ve Diyanet’teki örgütlenmesiyle tabir caizse sahih-nebevî İslâm’ın altını oymuştur. Yıllarca Tayyar Altıkulaç ekibiyle Millî Görüş hareketi ve ehl-i tarikin aleyhinde bulunmuş, bilahare bu hareketin kurduğu vakıf ve müesseselerin yönetimine girmiş, yıllarca İngiliz ve İran paraleliyle iş tutmuş, onlar deşifre olunca mağdur rolüne soyunmuş bir adamdır Karaman.
Kısaca son 50 yılda Fethullah Gülen, Abant Konsülü Müftüsü Hayrettin Karaman kadar İslâm’a ve Müslümanlara zarar vermemiştir. Onu kızı Merve Kavakçı da köşe yazısında tenkit ettiği gibi bu grupta bulunan Yusuf Ziya Kavakçı hocamız çok iyi tanır. Karaman'ın katıldığı bir işten hayır değil, sadece şer gelir. Tabii ki hepimiz için olduğu gibi onun için de hesap günü gelecek.”
Benim hakkımda bunları söyleyebilen bir kişinin akıl, ilim, ahlak, ruhi denge, insaf ve vicdan bakımından ne durumda olabileceği hükmünü de okuyucularıma bırakıyorum.
Benin işim bıkmadan, yılmadan bu adamlara cevap vermek, gerçeği açıklamak, din kardeşlerimin yanlış bilgi ve kanaat edinmelerini engellemeye çalışmaktır.
Bu kişinin ve benzerlerinin itham ve iftiralarına defalarca cevap verdim, “İthamlar ve Gerçekler” başlıklı uzunca yazım ((27 Kasım 2014/ 8 Ekim 2018 de güncelledim, sitemde vardır) ve “Diyalog ve Kurtuluş Tartışmaları” isimli kitabımda bunları bulabilirsiniz. İthamlarına kaynak kıldıkları “Polemik Değil Diyalog” isimli kitap bana ait değildir, kapağına üç isimden biri olarak adım yazılmış, içinde yirmi kişinin yazısı benim de bir konuşmam var. Konuşmamı yazıya geçirirken başarılı olamamışlar, yanlış anlamaya müsait ifadeler ve tertip var, buna dayanarak beni itham etmek insaf dışıdır, açıklamalarımı ve benim kitaplarımı okumayıp bununla yetinmek kasıtlıdır, ahlak dışıdır.
Şimdi Gencer’in sıraladığı yalan yanlış ithamlara gelelim:
“Sakal kesme”
“Tokalaşma konusunun cevabı daha uzun, onu da yazacağım. Sakal konusunda şunu yazdım:
Özellikle sakal meselesine gelince, geçmişten günümüze alimlerin bu konuda söylediklerinin özeti şudur: Rasûlullah (s.a.), "Müşriklere muhâlefet edin (benzemeyin); sakalları bırakın, bıyıkları kırpın" buyurmuştur. (Buhârî, K. el-Libâs, 63-34.) Bu ve benzeri hadisler ile tatbikata bakan cumhûr sakalı tıraş etmenin haram olduğu neticesine varmışlardır. Kadı İyâd bunun mekrûh olduğunu söylemiştir. Aynı mahiyette olan boyama emrini yerine getirmenin farz ve terkinin haram sayılmaması bu görüşü destekler (İbn Hacer, Fethu'l-Bârî). Bazı muâsır âlimler bunun bir âdet meselesi olduğunu düşünerek mübah olduğunu söylemişlerdir. Kardavî de ikinci görüşü tercih eden muâsır bir âlimdir (el-Helâl ve'l-Haram, s. 81-82; Şerbâsî, Yes'elûnek, c. II, s. 23-25). Ben de mekruh görüşüne katılıyorum ve sakalım da var.
“Erkeklere altın yüzük”
“Helaller ve Haramlar” isimli kitabımda şunu yazdım:
Bir miskali (4.25 gr.) geçmeyen gümüş yüzük ile alem (sembol, nişân, rozet vb.) olarak kullanılan ipek ve altına ruhsat verilmiştir. (Fıkıh kitaplarının kerâhiye ve istihsan bölümü, nişan yüzüğünün cevazı için bak: Kâmil Miras, Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi ve Şerhi 2. B. C. IV, s. 287; c. XII, s. 108.
“Ev kredisi adı altında faiz”
Bu konudaki yazılarım sitemde var, lütfen okuyun. Fıkıh kaynaklarına dayalı olarak benim yazdığım husus, zaruret sayılan hâcet (önemli ihtiyaç) sebebiyle haramların mübah hale geleceğinden ibarettir. Bunu bilmeyen cahildir.

--------------------

ENFLASYON KADAR FAİZ VE RECİM
www.HayrettinKaraman.net/makale/1878.htm

Kitabıma bakmıyor, siteme göz atmıyor, dedikoduya kulak vererek benim “enflasyon kadar faize cevaz verdiğimi” yazıyor, evet bu dünyadan sonra bir de ahiret ve hesap var!
Bakın ben Helaller Haramlar kitabımda ne diyorum(sitemde de var):
Sualinize cevaba geçmeden önce Cenâb-ı Mevlâ'dan şu imtihan dünyasında mal, evlat, şöhret ve servetle imtihanlarda muvaffak olabilmemiz için inayetini esirgememesini niyaz ediyorum.
Bir müslüman bir akit ve anlaşma yaparken gelir ve giderinde, akdin sonucunda faizi öngörmemiş, faizi akde sokmamış olursa, borcun ödenmesi geciktiğinde, vadesinde ödeme yapılmadığında -gecikme dönemi içinde meydana gelen- enflasyon farkı ödemeye dahil edilir. Aksi halde borçlu borcunu tam değil, eksik ödemiş olur. Eğer borç, Allah rızası için ödünç para vermeden hasıl olmuş bulunursa ödeme zamanının geçmesi, vadenin gelmesi ve geçmesi sözkonusu olmaksızın ödeme enflasyon farkı ile birlikte yapılır.
Eğer akit banka ile yapılmış ise; yani bankaya mevduat yatırılmış veya kredi alınmış ise bu da bir akittir, ancak burada akde faiz dahil edilmiştir, belli bir zaman sonunda şu kadar faiz alınacak veya verilecektir, bu alış-veriş akdin hükmüne dahildir. Müslümanın işte böyle bir akdi yapması caiz değildir. Ödeme zamanı geldiğinde alınan veya verilen faiz enflasyonun altında kalsa bile bu durum, başta yapılan faizli akit günahını ortadan kaldırmaz. Ayrıca bankaya yatırılan paralar yüksek ve reel faizlerle isteyene kredi olarak verildiği için, mevduat sahibine parasının reel faizi verilmese bile bu paraya reel faiz tahakkuk etmiştir, banka bu faizi almıştır ve buna mevduat sahibi razı olmuştur. Böyle bir mevduat sahibi, kendisi reel faiz alan kimseden daha bedbaht ve ahmaktır; çünkü bu ikincisi hiç olmazsa -haram işleyerek- dünyasını kurtarmıştır, birincisi ise hem haram işlemiş, hem de dünyevî bir menfaat elde etmemiştir.
Recmin inkârı
Benim recim cezasını inkâr ettiğimi söylüyor.
29-8-2010 yılında bu konuda şunu yazmıştım:
1972 yılında Libya'da bir İslam alimleri toplantısı yapılıyor. Toplantının konusu, ülkenin kanunlarını yabancı unsurlardan temizleme ve islâmîleştirme. Bu toplantıya katılanlar arasında Yusuf Kardavi, Muhammed Ebu Zehra, Ali el-Hafîf, Mustafa ez-Zerka, Subhî es-Salih, Huseyn Hâmid Hassab, Abdulaziz Âmir gibi tanınmış alimler var. Kardavî, bu toplantıda Ebu Zehra'nın çıkışını "Bir bombanın fitilini ateşledi" ifadesiyle veriyor ve -özetle- şöyle devam ediyor:
"O toplantının yıldızı tartışmasız olarak Üstad Muhammed Ebu Zehra idi. En çok o konuşuyor, her konuşanın ardından tenkitlerini ve görüşlerini ifade ediyordu. Bir ara ayağa kalktı ve şunları söyledi:
"Ben İslam Hukuku ile ilgili bir görüşümü yirmi yıl açıklayamadım, şimdi, Rabbime kavuşmadan önce, "Bana niçin açıklamadın, hak bildiğini söylemedin" diye sorulmaması için açıklayacağım. Bu görüş, evlilerin zinasının cezası olan recimle alakalıdır. Benim kanaat ve reyime göre bu ceza Yahudi şeriatında vardı, Peygamberimiz ilk zamanlarda bunu kaldırmadı, sonra Nur suresi geldi, orada zinanın cezası -evli bekar, kadın erkek herkes için yüz sopa olarak- kondu ve recim kaldırıldı.
"Bu reyimi üç delile dayandırıyorum:
1. Allah Teala Nisa suresinde, hür olmayan insanların zinasının cezası, hür olanlara verilenin yarısı kadardır" buyuruyor. Recim bölünemez bir ceza olduğuna göre cezadan maksadın yüz sopa olduğu ortaya çıkıyor.
2. Buharî'nin naklettiği bir rivayette Abdullah b. Evfâ'ya, "Recim, Nur suresi gelmeden önce mi yoksa sonra mı uygulandı?" diye soruluyor, "Bilmiyorum" cevabını veriyor. Şu halde recim uygulamasının, yüz sopa uygulamasını getiren Nur suresinden önce olması ve bu sure gelince onun kaldırılmış bulunması kuvvetle muhtemeldir.
3. "Recim cezası ayet olarak Kur'an'da vardı, lafız olarak kaldırıldı, ama hükmü kaldırılmadı" şeklindeki rivayeti akıl ve mantık kabul etmez; hükmü kalacak olan bir ayetin lafzı niçin kaldırılsın?!
"Üstad sözlerini bitirince hazır olanların çoğu ona hücuma kalkıştılar ve fıkıh kitaplarında mevcut bilgiler ile karşılık verdiler, fakat üstad görüşünde ısrar etti."
Oturum sona erince Yusuf Kardavi, Ebu Zehra'nın yanına geliyor ve bu konuda, onunkine yakın bir görüşünün olduğunu, "Recimin değişmez ceza (had) değil, uygulayıp uygulamamak yöneticilere bırakılmış "tazir" çeşidinde bir ceza" olduğu kanaatini taşıdığını ifade ediyor. Üstad Ebu Zehra bunu da kabul etmiyor ve şöyle diyor: "Yusuf, Allah'ın rahmet armağanı olan Muhammed Mustafa (s.a.)in, ölünceye kadar insanları taşladığını akıl kabul eder mi? Bu Yahudi şeriatına ait bir cezadır ve onların taş kalpli oluşlarına da uygun düşmektedir.
Sonuç:
İslam alimleri arasında recim cezasının değişmez bir ceza olmadığını veya Yahudi şeriatına ait olan bu cezayı İslam'ın kaldırdığını ve şeriat adına uygulamanın mümkün ve caiz olmadığını savunan önemli isimler vardır. Bu sebeple günümüzde İslam aleyhine kullanılan ve insanları İslam'dan korkutmaya yarayan bir cezayı sahiplenmek ve savunmak uygun değildir.
Nisa suresinin 15. Âyetinin tefsirinde de şunu yazmıştık:
Yukarıdaki altı madde bizi şu sonuca götürmektedir: Recim cezası –mutlaka ve değişmez olarak uygulanacak– hadlerden değildir. İslâm’dan önce de uygulandığı için ilk İslâm topluluğunun tanıdığı, yadırgamadığı, caydırıcı bulduğu bir ceza çeşididir. Bu sebeple Hz. Peygamber çok az da olsa bu cezanın uygulanmasına izin vermiştir. Sonuç olarak evlilerin zina suçlarının had nevinden cezası, bekârlarınki gibi yüz sopadır. Recim ise kamu düzeni ve suçların önlenmesi ilkelerinin gereğine göre uygulanıp uygulanmaması, usulüne göre ümmetin alacağı karara bırakılmış, ta‘zir nevinden bir cezadır. Cezaların çoğu gibi bu cezalar da ispat ve infazdan önce tövbe etmekle (pişmanlık göstermek ve ıslâh-ı hal etmekle) ülü’l-emr tarafından düşürülebilir.
Şu halde recmi inkar etmiyorum, farklı bir yorum yapıyorum.

--------------------

KADINLARIN ŞAHİTLİĞİ
www.HayrettinKaraman.net/makale/1879.htm

B. Gencer’in asılsız ve saptırılmış ithamlarına cevap vermeye devam ediyorum. Cevap vermesem “Bak sustu, cevap veremedi, demek ki söylediklerimiz doğruymuş” diyecekler.
Bid’at ve sapkınlık olarak takdim ettiği konular görüldüğü gibi bazı fıkıh meseleleridir, bunları fıkıh usulü çerçevesinden çıkmadan ele alıp mesela onun dar mezheb görüşüne uymayan bir yorum yapan bid’at işlemiş, bid’ata meydan vermiş olmaz. Kadının şahidliği konusunda usul dışına çıkarak bir şey söylemedim ve yazmadım. Konuyu “mekasıd fıkhı” bakımından ele aldım.
“Kadın ve Aile İlmihali” isimli kitabımda yazdığımı burada özetleyeyim:
Yakın zamanlara kadar birçok Batı ülkesinde kadına eksiksiz bir hukuki şahsiyet ve ehliyet tanınmazken asırlarca önce İslam ona tam bir hukuki şahsiyet ve ehliyet tanımış, onları erkeklerin vesayetinden kurtarmıştır. Kadın her nevi akdi yapar, mülk sahibi olur, mülkünde dilediği gibi tasarrufta bulunur; ne babası, ne kocası ne de bir başkası ona müdahalede bulunabilir. İslam kadınla erkeğin insanlık, fazilet, Allah’a makbul kul olma bakımlarından eşit olduklarını açıklıkla vurgulamış, yaratılıştan gelen ve birbirini tamamlayan farklı kabiliyet ve özelliklerini göz önüne alarak toplum hayatında iş bölümünü öngörmüş, bu iş bölümünde öncelikler belirlemekle beraber ihtiyaç (zaruret) bulunduğunda rollerin değişmesine kapıyı açık tutmuştur. Bu genel çerçeve içinde kadının şahitliği konusuna geldiğimizde, bazı konularda kadının şahitliğinin hiç kabul edilmemesinin, bazı konularda ise bir erkek şahidin yanında iki kadın şahidin istenmesinin, kadının insanlık değeri konusunda bazı tereddütlere yol açtığını görüyoruz. Fıkıh kitaplarındaki açıklamalara göre zina suçunun sübutu için dört erkek şahide ihtiyaç vardır. Bu konuda kadınların şahitlikleri makbul değildir. Buna karşı yalnızca kadınların bilgi sahibi olabilecekleri durumlarda sadece onların şahitlikleri makbuldür.
Bu iki konu dışında erkek şahit yanında kadın şahidin şahitliği -mesela borç ilişkilerinde- bütün müçtehitlerce caiz görülmekle beraber, ilgili ayet delil gösterilerek “bir erkeğin yanında iki kadın şahit” bulunması şart koşulmuştur. Ayet şöyle diyor:
“... erkeklerinizden iki şahidin tanık olmalarını sağlayın. Eğer iki erkek şahit olmazsa, razı olduğunuz şahitlerden bir erkek ve -biri doğrudan saptığında diğer şahit ona hatırlatsın diye- iki de kadın şahit olsun...” (Bakara, 2/282)
Ayette kadın şahidin iki olmasının gerekçesi açıkça ifade edildiğine göre bundan “kadının değer ve insanlık yönünden erkekten aşağıda tutulmuş olması” gibi bir sonuç çıkarmak mümkün değildir. Gerekçe, insanlık değeri, üstünlük veya aşağılıkla ilgili olmayıp, tamamen “unutma, şaşırma, yanılma” ile ilgilidir ve hakkın, adaletin yerini bulması amacına yöneliktir. İbn Mâce ve Ebû Davud’un rivayet ettikleri “Göçebenin (bedevinin) şehirli hakkında şahitlik etmesi caiz değildir” mealindeki hadis de böyledir (Avnu’l-Ma‘bûd, Medine 1969, c. X, s. 10.). Burada şahitliği kabul edilmeyen kadın değil, erkektir. Gerekçe bedevinin insanlık değerinin düşük olması değil, içinde bulunduğu şartlar ve eğitim seviyesi bakımından adaletin gerçekleşmesine, hakkın ortaya çıkmasına katkıda bulunma imkânının sınırlı oluşudur. Durum böyle olunca burada araştırılması gereken husus, kadının bazı konulardaki şahitliğinde tek başına yeterli olmamasının, cins olarak ebediyyen onunla beraber olacak bazı özellik ve vasıflarına mı, yoksa geçici, bazı zaman ve zeminlerde bulunan, bazılarında bulunmayan vasıflarına mı dayandığıdır. Eğer hükme temel teşkil eden, gerekçe olan vasıf, her zaman nadir olmayan ölçülerde bulunan bir vasıf ise hükmün devam etmesi tabiidir. Kültür ve medeniyetin belli dönemlerinde bulunmakla beraber -nadir oluşlar müstesna- geride bırakılmış ise hükmün de değişmesi gündeme gelecektir… Modernist yorumcuya sorarsanız öyle fazla ince eleyip sık dokumaya gerek yoktur. Bu hüküm mazide kalmış sosyokültürel ve sosyoekonomik şartların ürünüdür. Bugün şartlar değişmiş, kadın değişmiştir; şahitliğin amacını gerçekleştirmek bakımından kadın ile erkek arasında fark kalmamıştır. Şu halde kadın da erkek gibi gerektiğinde şahit olur ve şahitliği geçerlidir.
Gelenekçiye göre böyle bir hükme varabilmek için mesele bazında ciddi araştırmalara ihtiyaç vardır. Bu meselede iki noktanın aydınlatılması gerekir:
a) Çağımızda kadının değişmesi ve -iddia doğru ise- şahitlik yönünden erkeğe eşit hale gelmesi, fıtratın kadına biçtiği kemal yönünde bir gelişme midir, yoksa bir geriye gidiş midir? Eğer birinci ihtimal doğru ise böyle bir değişmenin yaygın olarak gerçekleşip gerçekleşmediği araştırılır. İkinci ihtimal doğru ise İslam kadınında böyle bir değişme beklenemez, hoş görülemez ve teorik olarak buna hüküm bina edilemez.
b) Kadının şahitliğinin ihtiyatla karşılanmasını ve tedbir alınmasını gerektiren psikolojik özellikleri gerçekten ve yaygın olarak değişmiş midir? Bu konuda elde ne gibi araştırma sonuçları, belgeler ve bulgular vardır?
Bu iki nokta aydınlığa kavuşturulduktan sonra kadının, tek başına şahitliğinin geçerliliğini engelleyen özelliklerinin değiştiği ve bu değişmenin bir gelişme mahiyetinde olduğu hem ilmî hem de İslami değer ölçülerine uygun olarak ortaya çıkarsa, ancak o zaman “ayetin belli bir duruma ve şarta bağlı hüküm getirdiğinden, bu durum ve şartın değişmesi sebebiyle hükmün de değişebileceğinden” bahsedilebilir.
Şunu da eklemek gerekir ki, mali haklar ve borçlar konusunda kadının şahitliği ile ilgili olup yukarıda meali verilmiş bulunan ayet, şifahi şahitlikle ilgilidir. Yazı ve imzanın yaygın olmadığı bir dönemde başvurulan usul de budur. Kadının dikkat, ilgi, etkileşim konularındaki farklı psikolojisi, hem konuşulan ve görülen hususların zaptı hem de zamanı geldiğinde hakkın ispatı için ifade edilmesi bakımından ihtiyatı gerektirebilir. Yazı ve imzalı şahitlik yaygın ve geçerli hale gelince -mesela bir borçlanma, alım-satım, kira akdi yazılı hale getirilip kadın da bunu okuduktan sonra şahit olarak altını imzalayınca- şahitlik konusu olayda yanılma, unutma, onu ifade ederken şaşırma ihtimalleri ortadan kalkar ve ayet, bu manadaki şahitliği kapsamaz.

--------------------

ÂDETLİ KADININ İBADETİ
www.HayrettinKaraman.net/makale/1880.htm

Adam fıkıh cahili olduğu için usul dairesinde yapılan yorumları ve farklı ictihadların açıklanmasını “harama kapı açmak” olarak değerlendiriyor.
Ülkemizde ve dünyada âdetli kadının namaz ve oruç gibi ibadetleri de yapabileceğini söyleyenler var, ben bunlardan değilim. Benim yaptığım bu konuda yeni bir ictihad ve yorum da değil, önceki alimlerin yaptıkları ictihad ve yorumları duyurmak, gerektiğinde, ihtiyaç duyulduğunda müminlerin bunlardan da yararlanmasına imkan hazırlamaktır.
Fıkıh okuyanların bildiği gibi din tahsili görmemiş, yeterli fıkıh bilgisine sahip olmayan kimselerin mezhebi yoktur; onların mezhebi, fetva sordukları alimin mezhebidir. Ve bu durumdaki Müslümanlar daima aynı alime (dolayısıyla tek mezhebin mensubuna) fetva sormak mecburiyetinde de değildirler. Bir meseleyi bir mezhebin müftüsüne, aynı meseleyi başka bir uygulamada veya başka bir konuyu ise başka bir mezhebin müftüsüne sorup bununla amel eden “telfik” değil, “intikal” yapmış olur; cahiller bunları da birbirine karıştırıyorlar. Ben bunları söylediğim için bana mezhebsiz diyenler cahilliklerini açıklamış oluyorlar. (Bu konularda geniş bilgi için benim “İslam Hukukunda İctihad ve Taklid” isimli kitabıma bakabilirler.
Âdetli kadınların ibadetleri konusunu da çok defa yazdım, bunlardan birini nakledeyim:
İstanbul'da Diyanet İşleri Başkanlığı'nın tertiplediği "Güncel dini meselelerle ilgili istişare" toplantısına katılmıştım (15-18 Mayıs-2002)…(Bu toplantıda alınan kararlar üzerine de dedikodu yapılmıştı). Bu toplantıda ümmetin icmâ'na aykırı hiçbir karar alınmamış, caiz olmasına rağmen yeni bir ictihad da yapılmamıştır. Yapılan bazı yorumlar ve eski fıkıhçıların ictihadları arasından bazılarını tercihten ibarettir… 20. maddede kadınların özel hallerinde (âdet görürken ve lohusa iken) "namaz kılma, oruç tutma gibi dini yükümlülüklerden muaf tutuldukları" açıkça ifade edilmiş, bu hüküm ise onların pis olmalarına değil, "psikolojik ve fizyolojik yüklerini hafifletme" hikmetine bağlanmıştır. Maddenin devamında ise şöyle denmiştir: "Ancak bu gibi durumlarda Kur'an okunmasının, mescitlere girilmesinin ve -çoğunluk bilginlerce aksi görüş belirtilmekle birlikte- bazı bilginlerce tavaf yapılmasının mümkün olduğu da ifade edilmiştir."
Dikkat edilirse burada, "bazı bilginlerin bunları caiz gördüğü" zikredilmiş; yani tercih ile fetva bile verilmemiş, yalnızca bilgi verilmekle yetinilmiştir. Şimdi bu fıkıh alimlerinin tavaf, mescide girme ve Kur'an okuma konularında neler söylediklerini aktarabilirim:
İbn Kayyim el-Cevziyye, İ'lâmu'l-muvakk'în isimli fıkıh usulü kitabının 3. cildinde, hayızlı kadının tavaf meselesini tartışıyor. "Haccın tamamlayıcı parçalarından (rükünlerinden) biri olan tavâfı yapamadan hayız görmeye başlayan bir kadın -eğer yol arkadaşları (kervan, grup) bekleyemiyorlarsa- ne yapacak?" sorusunu soran İbn Kayyim, "Bekler, gidip sonra bir daha gelir, hayızlı yapar ve ceza öder..." gibi çözümleri birer birer tartışarak reddediyor ve şu sonuca varıyor: Allah kullarını, güçlerinin yetmeyeceği, kendilerine çok zor gelen ibadetlerle yükümlü kılmaz. Ayakta namaz kılamayan oturup kılar, su bulamayan teyemmüm eder, elbise bulamayan çıplak kılar, kıbleyi bilemeyen tahmin ederek bir tarafa yönelir...Hayızlı kadın da temizlenmeyi bekleyemiyorsa öylece tavâfını yapar ve kasten bir kuralı ihlal etmediği ve yasağı çiğnemediği için ceza da gerekmez...(Bak. İbn Kayyim, İ'lâm, Mısır, 1955, , 25, 34 vd.)
İbn Rüşd, Bidâyetü'l- müctehid nihâyetü'l-muktesıd isimli eserinde "cünüplük ve hayız halinin hükümleri" başlığı altında "mescide girme, Kur'an'a dokunma ve onu okuma" konularını ele alıyor ve özetle şunlar kaydediyor:
Fıkıh âlimlerinin, cünüp ve hayızlı olanların mescide girmelerinin cevazı konusunda üç farklı ictihadları vardır: 1. Malik (Hanefîler de bu görüştedirler) girmeleri caiz değildir diyor. 2. Şâfi'î "orada oturmak üzere giremezler ama mescide bir kapısından girip diğerinden çıkarak yollarına devam edebilirler" diyor. 3. Dâvûd Zâhirî ve onun yolundan gidenler ise "cünüp ve hayızlının mescide girmeleri, orada oturmalar caizdir" diyorlar. Bu konuda farklı yorum ve ictihadların bulunmasının sebebi, ilgili âyetin farklı anlaşılması, hadisin de sahih olup olmadığı konusundaki farklı değerlendirmedir… Zâhiriyye mezhebinin güçlü âlimi İbn Hazm de el-Muhallâ isimli fıkıh kitabında, "cünüp ve hayızlı olanların mescide giremeyeceklerini" savunan alimleri tenkit ediyor ve özetle şu delillere dayanıyor: İleri sürdükleri âyeti "mescide yaklaşmayın" şeklinde anlamak doğru değildir. Hadis de sahih değildir. Hz. Peygamber zamanında Suffe ashâbı mescidde kalırlardı ve elbette ihtilam olurlardı. Azat edilen bir siyah cariyeyi Peygamberimiz uzun zaman mescidde oturttu; bu esnada onun da âdet görmüş olması tabîîdir...(İbn Hazm, el-Muhallâ, II, 77, , 184; İbn Rüşd, Bidayetü'l-müctehid, Beyrut, 1987, , 29 vd.) (Görüldüğü üzere âdet gören kadının mescide girmesi konusu eskiden de tartışılmış, farklı görüşler ortaya çıkmış, "giremez" diye bir icmâ oluşmamıştır.
İbn Rüşd Mushaf'a dokunma konusunda özetle şunları söylemiştir: Cünüp olanın Mushaf'a dokunmasını bazı fıkıhçılar caiz görmüş, çoğunluk ise menetmişler; yani caiz olmadığı hükmüne varmışlardır. Bunlar abdesti olmayan kimselerin de Mushaf'a dokunmalarının caiz olmadığını söyleyenlerdir. Bu ihtilafın (farklı ictihadın) sebebi, "Ona tertemiz olanlardan başkası dokunamaz" (Vâkıa: 56/79) mealindeki âyettir. Abdest bahsinde bu âyetle ilgili farklı anlayışlardan söz ettik. (İbn Rüşd orada özetle şöyle diyor: “Tertemiz olanlar” melekler mi, insanlar mı. Bu ifade haber verme mi, yasaklama mı? İşte bu sorulara farklı cevap vermeleri dokunmada abdest konusunda da farklı ictihadlarına sebep olmuştur) Hayızlı kadınların Mushaf'a dokunmasını caiz görmeyenler de yine aynı delile dayanmaktadırlar. İbn Hazm de Mushaf'a abdestsiz veya cünüp ve hayızlı olanın dokunmalarının caiz olduğunu savunurken Hz. Peygamber (s.a.)in Herakliyüs'e gönderdiği mektupta âyetin de bulunduğu, mektubun bir gayr-i müslime verildiği ve onun âyete dokunmasında sakınca görülmediği vâkasına dayanmaktadır. Çoğunluğun dayandığı "Mushaf'a abdestsiz ve cünüp olanların dokunamayacağını ifade eden" rivayetin ise sahih olmadığını, sahih olanın ise mürsel olduğunu (Hz. Peygambere kadar raviler zincirinin kesintisiz olmadığını) ileri sürmektedir. Yukarıda meali geçen âyete gelince İbn Hazm'ın onunla ilgili yorumu şöyledir: Allah Teâlâ "...dokunmasınlar" demiyor, "...dokunmazlar diyor. Biz vâkıa olarak Kur'an'a herkesin (temiz, pis, müslüman, kâfir...) dokunduklarını görüyoruz; şu halde bu âyette geçen kitaptan maksat Mushaf değil, 78. âyette açıklanan "meknûn; yani gizli, saklanan" kitaptır, Kur'an'ın levh-i mahfuzdaki aslıdır ve ona ancak melekler dokunabilir.... (81-84)
Okuma konusu: İbn Rüşd konuyu şöyle özetliyor: Bu konuda fıkıhçılar farklı hükümlere vardılar. Çoğunluk cünüp ve hayızlı olanın Kur'an' okumasını caiz görmezken bazıları caiz gördüler. İhtilaf sebebi "Hz. Peygamber'i, Kur'an okumasını, cünüplükten başka hiçbir şey engellemezdi" mealindeki rivayettir. Caizdir diyenlere göre bu rivayet bir şey ifade etmez; Hz. Peygamber "Cünüplük yüzünden okuyamıyorum" demedikçe rivayetten bu sonuç çıkarılamaz; cünüp olduğunda okumamasının başka sebepleri de olabilir. Caiz değildir diyenlere göre bu sözü rivayet eden sahâbî kendiliğinden bunu söyleyemez, bir bilgisi olmalıdır. Çoğunluk hayızlı kadın konusunda da iki gruba ayrılmışlardır. İmam Malik, hayızın uzunca bir müddet sürdüğünü göz önüne alarak "az miktarda okur" derken diğerleri hayızlı ile cünübü birbirinden ayırmamışlardır (31-32).
İbn Hazm "Kur'an' okumak, tilavet secdesi, Mushaf'a dokunmak ve Allah'ı anmak; bunların hepsi abdestli olana ve olamayana, cünübe ve hayızlı olana caizdir" diye başlık attıktan sonra genel delilini şöyle açıklıyor: "Bunlar hayırlı işlerdir, teşvik edilmiş, sevap vadedilmiş fiillerdir; bunların bazı hallerde yapılamayacağını söyleyenlerin delil getirmesi (delil ile isbat etmeleri) gerekir". İbn Hazm karşı tarafın ileri sürdükleri delilleri ise ya sahih olmayan rivayetlerden ibaret oldukları veya hükme delalet etmedikleri gerekçesiyle reddetmekte, sahabe ve tabiûn müctehidlerinden kendi ictihadını destekleyen örneklere de yer vermektedir (77-81).
Fıkıhçıların ihtilaf ve ittifak ettikleri hükümleri açıklayan iki kaynaktan konumuz ile ilgili ictihadları aktarmış olduk. Görülüyor ki "kadınların özel hallerinde namaz kılamayacakları ve oruç tutamayacakları" konularında ittifak (icmâ) var; "mescide girme, Kur'an'a dokunma ve onu okuma, gerekli tavâf yapma" konularında ise ihtilaf edilmiş; çoğunluk bunları caiz görmemiş ama bazı fıkıh alimleri caiz görmüşlerdir. İstişare toplantısı kararlarında da söylenen bundan ibarettir…Özel hallerinde kadınları kimse mescide girmeye, Kur'an okumaya...zorlamıyor; ama bazı kadınlar farklı (caiz diyen) ictihada uyar da bunları yaparlarsa yine kimsenin onları engellemeye, kınamaya, haram işliyorsun demeye hakları olamaz.

--------------------

KÜFRE VARAN BİD’ATLAR
www.HayrettinKaraman.net/makale/1881.htm

“Hangi küfre varan bid’at (Muhammedur Resulullah demeyenlerin de cennete girebileceği, Hz. Muaviye’ye diz uzatma, mezhepsizlik, Mehdî-Mesih’in gelişinin inkârı vs.) varsa onun altında benim parmağım varmış, böyle diyor iftiracı.
Sonunda adam bizi tekfir de etti, “küfre varan bid’atların benim başımın altından çıktığını” ileri sürecek kadar denge ve ölçüsünü kaçırmış bulunuyor.
Bu konulara girmeden, “bak buna cevap veremedi” demesinler diye, kadınlarla tokalaşma meselesine de kısaca temas edeyim. Çağın önemli alimi Karadâvî bu konuda genişçe bir makale yazmıştı, özetle şöyle diyordu: “Kadınlarla tokalaşma konusunda nas yoktur, rivayetler ya zayıftır veya yasak/haram hükmüne delalet etmez. Delil nas değil, sedd-i zerî’a (harama gidebilecek yolun kapatılması) ve ihtilattır (kadın erkek beraberliğinin sınırlanmasıdır). Yaşlı erkek ve kadınlarla tokalaşmaya ve ellerini öpmeye çocukları okşamaya izin verilmesi bunu gösteriyor. Bu sebeple genç kadın ve erkekler genel uygulama olarak tokalaşmadan uzak durmalıdırlar. Kadın önceden elini uzatmamalıdır. Erkek uzatır da eli havada kalınca önemli bir sakınca doğacaksa ve cinsel bir duygu durumu da yoksa tokalaşma olabilir.”
Ben bunu da demiyorum, yalnızca şunu diyorum: Bazı kimselerin mevkii ve durumu bazı zamanlarda kadınla tokalaşmayı gerekli hale getiriyorsa -zaruret sayılan ihtiyaç çerçevesinde- bunu da istisnalar içine sokmak mümkündür. Mesela uluslararası ilişkilerde devletimizi temsil eden bir kişi bir başka devlet temsilcisi kadın elini uzattığında tokalaşmazsa ortaya çıkacak durumu düşünmekte fayda var diyorum.
Bu ve benzeri yorumlar ve çözümlere farklı düşünenler “hatalıdır” diyebilirler, ama bid’at ve haram derlerse usulün dışına çıkmış olurlar..
Küfre varan bid’atlara gelelim.
“Muhammed Resulullah demeyen de cennete girer” sözü benim ağzımdan ve kalemimden çıkmadı, çıkamaz. Bir okuyucu bana şunları sormuştu, bakın ona ne cevap vermişim:
1. Hadis-i şerifte geçen; “La ilahe illallah, diyen cennete girecektir” ifadesini ehl-i kitap açısından nasıl anlamalıyız? Bu hadisten hareketle, kelime-i şehadetin ikinci kısmı kabul edilen “Muhammedun Resulullah”ı söylemeyenlerin durumu hakkında ne söyleyeceksiniz? 2. Kur'an-ı Kerim'in ehl-i kitapla ilgili ayetleri bütün olarak göz önüne alındığında tarihsellikten bahsedilebilir mi? 3. Ehl-i kitapla “amentü”de ittifakımız var demek doğru mudur? Dini açıdan bunun bir sakıncası var mıdır?
Cevabım:
Kur'ân-ı Kerim bütün insanlara hitap ediyor, herkesi ve her kesimi (dinli dinsiz, ehl-i kitap, kitapsız, müşrik, agnostik...) İslam'a çağırıyor. Özellikle ehl-i kitabı ortak kelimeye (Bir Allah'a kulluk etmeye, bir O'nu Rab bilmeye) davet ediyor, ehl-i kitabın Allah için baba demesini, Hz. İsa için oğul denmesini, bir başka varlığa tanrılıktan bir pay ayrılmasını kabul etmiyor, böyle yapanlara “kâfir ve cehennemlik” diyor, kurtuluşun İslam'da ve Allah'ın kabul ettiği tek dinin İslam olduğunu ilan ediyor, Son Peygamberin yalnızca bir bölgeye, bir kavme değil, bütün insanlara peygamber olarak gönderildiğini bildiriyor. Yüzlerce âyet ve hadisin ortaya koyduğu bu gerçekler, bu temel açıklamalar karşısında, soruda naklettiğiniz hadisin muhtemel manalarına bir bakalım:
a) “Lâ ilahe illallah” diyen cennete girer, Peygambere ve diğer iman esaslarına inanması, ibadet etmesi, haramlardan uzak durması gerekmez.”
Hadise böyle bir mana verilirse Kur'an'da ve hadislerde tarif edilen İslam'dan vazgeçilmiş olur, yüzlerce âyet ve hadisin hiçbir anlamı ve yeri kalmaz.
b) Kelime-i tevhîdin bu ilk cümlesi bütünün özeti, sembolü olarak ifade edilmiştir, maksat “İslam'ın getirdiği iman esaslarına inanan cennete girer” demektir.
c) Bu hadis müminlere hitap etmektedir, anlatmak istediği de şudur. “İnancı tam olan bir mümin, günahlarından dolayı bir süre ceza görse bile sonunda cennete girer.”
Bu son iki mana, diğer âyetler ve hadislerle çelişmez, bu sebeple bu iki mana üzerinden yürümek gerekir.
Ehl-i kitaba gelince:
Peygamberimizin bu hitabını duyan ehl-i kitap ona inanmaz, ama onun çağırdığı tevhîdi (yani lâ ilahe illallah demeyi) kabul ederse ortada bir çelişki olur; Peygamberin (s.a.) çağırdığı iman doğru ise kendisi de hak peygamberdir, kendisi hak peygamber değilse çağırdığı tevhîd de bağlayıcı, kurtarıcı bir iman esası olmaz. Şu halde Peygamberimize muhatap olan, onun davetini sahih olarak duyan ehl-i kitabın kurtuluşu, onu peygamber olarak tanıyıp inanmalarına bağlıdır. Gördüğü, bildiği halde Kur'an'ı ve Muhammed Mustafa'nın (s.a.) peygamberliğini inkar eden bir kimse cennete giremez. Son peygamberin rehberliği olmadan ehl-i kitabın, batıl olan inançlarını tashih etmeleri de mümkün değildir; tecrübe, olup bitenler, kiliselerin resmi amentüleri bunu açıkça ortaya koymaktadır.
Peygamberimiz hakkında sahih bilgi edinememiş ehl-i kitap ise tevhîd kelimesinin ifade ettiği “tek Allah'a inanma” esasını “düşünce, inanç ve hayatlarında” gerçekleştirdikleri zaman cennete girerler.
2. Kur'an'ın ehl-i kitap ile ilgili âyetlerini ikiye ayırmak gerekir:
a) İnanç ile ilgili âyetler. Bunların tarihsel olmaları mümkün ve makul değildir, imanda hak her zaman haktır, batıl ve yanlış olan da her zaman batıldır, yanlıştır.
b) Ehli kitap ile ilişkileri düzenleyen âyetler. Bunlara da toptan tarihsel denemez. Savaş, barış, bunların şartları gibi konularda tarihi durum belirleyici olabilir.
3. “Ehl-i kitapla 'amentü'de ittifakımız var demek” doğru değildir. Âmentüde ittifakımız olsaydı İslam onları “bizim âmentümüze” davet etmezdi. Evet Ehl-i kitap da Allah'a, peygamberlere, kitaplara, meleklere... iman ediyorlar, bu söz de bu maksatla söylenmiş olabilir ama onların “Allah, kitaplar, peygamberler, melekler, ahiret” konularındaki inançları ile İslam inancı arasında çok önemli farklar vardır. Bu söz iyi bir maksatla da söylenmiş olabilir; o zaman yanlış anlamaları ortadan kaldırmak için şöyle demek daha uygun olur: “Ehl-i kitap ile inanç konusunda, -mesela müşriklere nispetle- daha çok ortak noktalara ve esaslara sahip bulunuyoruz.”
(Muaviye, mezhebsizlik ve Mehdi konusu gelecek yazılara kaldı).

--------------------

“MUAVİYE’YE DİZ UZATMA, MEZHEPSİZLİK, HZ.İSA VE MEHDİ’NİN GELMESİNİ İNKAR”
www.HayrettinKaraman.net/makale/1882.htm

Bunlar da benim küfre varan bid’atlarımdanmış.
Ehl-i sünnet kaynaklarında Muaviye’ye zalim, bâğî (meşru devlet başkanına isyan eden) ve fasık diyen sünni alimler vardır. Ben ise yalnızca şunu söyledim: “Muâviye’yi sevmem, ama ona sövmem”.
Bu konuda sağlam kaynaklara dayalı çok şey yazabilirim, ama ümmetin birliğe ekmek ve su kadar muhtaç oldukları bir zamanda bu konuyu uzatmak istemem, aklı az, vicdanı arızalı adamlar bana çamur atmaslar bu kadarını bir yazmaya elim varmaz.
Buhari ve Müslim dahil sahih hadis kitaplarında yer alan “Peygamberimizin (s.a.) ahiretteki havuzu” ile ilgili hadiste, bazı kimselerin havuza gelmelerine engel oluyorlar, Peygamberimiz “Ya Rabbi bunlar benim ashabım!” deyince kendisine şu cevap veriliyor: “Senden sonra ne olmayacak şeyler yaptıklarını sen bilmiyorsun!”.
Muaviye’nin ve Hz. Hasan’a söz verdiği halde cayıp saltanata getirdiği oğlu Yezid’in, Peygamberimizin sevgilisi Ehl-i beyt’e yaptıklarını bilenler bu ikiliyi sevmezlerse “ashabı sevmemekle ve onlara dil uzatmakla” itham edilemezler. Benim Ehl-i beyt’e ve ashaba saygım ve sevgim tartışma götürmez, ashab hakkındaki övücü sözlerin istisnaları olabileceğini yukarıdaki hadis de gösteriyor. Tekrar edeyim: Ben Hz. Ali’yi, Hz. Talha’yı, Hz. Zübeyr’i, Hz. Aişe’yi, muhacir ve ensar bütün ashabı seviyorum; haksız suçlama ve bahanelerle ona savaş açan, yıllarca söven ve sövdüren şahsı sevmiyorum.
Mezhebsizlik meslesi:
“Fıkıh mezheblerini inkâr etmek” ifadesini saçma buluyorum. Tarihte, kitaplarda ve ümmetin dini hayatında yerini bulmuş bir İslam müessesini inkarın manası ve karşılığı yoktur.
S. Ramazna Bûtî’nin kitabında bahis konusu ettiği gibi “ Herkesin ictihad etmesini farz kılan ve taklidi de haram gören” kimselere mezhebsiz denebilir; bunun da manası, “bu şahısların mezhebi yok” demek değildir; çünkü sözde ictihadları onların mezhebi sayılır, ama meşru mezhebleri taklid etmedikleri için ve bu manada mezhebsiz denebilir.
Beni bu kategoriye sokmak mümkün değildir.
Peki ben ne diyorum:
1. İslam’ın istediği ve ideal olan her bir müminin iman, ibadet ve işlerinin meşruiyetini; Kitab, sünnet ve icmadaki delili ile aklına dayandırmasıdır. Bunu yapabilenler tahkik ehli ulema ile müctehidlerdir. Dünya işleri genel olarak insanları daha ziyade meşgul ettiği için bu imkan ve ehilyeti elde edemeyenlerin bir bilene sorup bilgi alarak kulluk vazifelerini yerine getirmeleri zarureten meşru görülmüş, bu meşruiyet de mezheblerin oluşmasına sebep olmuştur.
2. İctihad kapısı kapanmamıştır ve İslam durdukça duracaktır. İctihad ehliyetinin şartları bellidir ve bunları elde etmek kolay olmamakla beraber her zaman için mümkündür. Günümüzde muteber mekteb ve medrese alimleri ilmî bir tez hazırlarken veya ümmetin bir problemini çözerken öncelikle temel kaynaklara (edille-i şer’iyyeye), sonra fıkıh mirasına bakıyorlar, hangi müçtehidin delili güçlü veya çözümü ümmetin ihtiyacını karşılamaya daha uygun ise onu tercih ediyorlar, bunu bulamadıkları zaman da ictihad ediyorlar; bu iki davranış ise taklid değil, ictihaddır.
3. Müminlerin her zaman ve zeminde aynı alime sormaları ve yalnızca onun fetvalarıyla amel etmeleri caiz olmakla beraber böyle bir mecburiyetleri yoktur. Bir yerde doğup büyümüş ve bilerek, seçerek değil, çevresinin talkini ile bir mezhebe göre amel eder olmuş bir mümin, gerektiği, ihtiyaç duyduğu, meselesinin çözümünü orada bulduğu takdirde başka bir mezhebin müftüsüne de sorabilir ve aldığı cevabı uygulayabilir. Mezheb müctehidlerinin yaşadığı çağda ve öncesinde bu böyle olmuştur.
4. Bu anlattıklarım, dört mezhebin fıkıh usulü kitaplarında vardır, ben yeni bir şey söylemiyor, kaynaklarımızda mevcut olanı naklediyorum; bu sebeple bana mezhebsiz diyen, onlara da mezhebsiz demiş oluyor.
Yazdıklarım hakkında geniş ve kaynaklı delil isteyenler “İslam Hukukunda İctihad ve Taklid” isimli kitabıma bakabilirler.
Hz. İsa ve Mehdî:
www.HayrettinKaraman.net adresli siteme bakanlar bu iki konuda geniş bilgi bulabilirler. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisine de bakabilirler.
Özetle:
El-Fıkhu’l-ekber, el-Akidetu’t-tahâviyye gibi temel ve kadim kaynaklarda Hz. İsa’nın -yalnızca geleceği, ineceği- yazılıdır, ama Mehdî ile ilgili bir kayıt yoktur. Detaylar şerhlerde vardır. Sitemde şu yazılarım vardır:
Mehdi inancı kesin bir inanç unsuru/ögesi değildir. Kur'an'da yoktur. Hadislerde geçen de yoruma tabidir; her zaman bize rehberlik edecek iyi insanlar anlamına da gelir. O'nun geleceğine inanmayan da müslümandır. Mesela İbn Haldun Mehdi ile ilgili hadislerin kesin dini bilgi kaynağı olacak nitelikte bulunmadığını ileri sürmüştür. Geleceğine inananlara göre de vakti belli değildir.
Müslümanın meselesi kıyametin ne zaman kopacağı ve Mehdi'nin ne zaman geleceği değildir; bunlara takılıp kalmanın anlamı yoktur. Sevgili Peygamberimiz (s.a.) "Kıyamet kopmaya başladığında elinde bir fidan olan onu diksin" buyuruyor. Yani "Sen vazifene bak, yapman gerekeni yap, kıyamet kopadursun, o seni ilgilendirmez, ecelin gelince gideceğin yere gidersin".
Bir kurtarıcı beklentisi hep olagelmiştir; sebebi de acizlik, zaaf, himmeti ve hizmeti başkasından bekleme psikolojisidir. Fatih İstanbul'u fethederken Mehdi beklemiyordu, bu vazifenin kendisine ait olduğuna inanıyor ve gerekeni yapıyordu. Bir küçük İsrail karşısında darmadağınık hale gelen bugünkü müslümanlar ise akıl, imkan ve güçlerini bir araya getirecek, Allah'ın verdiği imkanları sonuna kadar kullanacak yerde oturup Mehdi bekliyor, gelişinin yaklaştığına dair alametler arayıp bularak avunuyorlar.
Hz. İsâ'nın ineceğine dair delâleti kesin bir âyet yoktur. Bu konudaki hadîslerden hiçbiri mütevatir değildir. Tamamında ortak olan "yeniden gelecek" kısmı için mütevatir diyenler vardır, onlara göre de -bu ortak kısım dışında kalan- detaylar mütevatir değildir, delîl olmaz. Bir iki kişinin rivâyet ettiği bir hadîsi, inanç konusunda delîl olarak kabûl etmemek, Hz. Peygamber'e (s.a.v.) muhâlefet değildir; "O'nun böyle bir söz söylediğine dair güçlü delîl yok, söylememiş olabilir" demektir. Böyle ihtimâlli sözler ile de bir İslâm inancı oluşmaz…
Bir Mehdî ve Îsâ Mesîh beklentisi, çeşitli zamanlarda birtakım sahtekârların ortaya çıkıp mehdîlik ve mesîhlik iddiasında bulunmalarına sebep olagelmiştir. Hz. Îsâ'nın, Peygamberimizin dinine tabi olarak bir ıslâhat vazifesi ile dünyaya yeniden gelmesi mukadder ise bunun için maddi gövdesini ölümsüz kılmak ve onu –dünyadaki gövdesi ile- gökte bekletmek zarûrî değildir; şehidler de ölmemişlerdir, indellah mutlu olarak yaşamaktadırlar, ama maddi gövdeleri bu dünyada kalmış ve fani olmuştur. Allah onun gelmesini sonsuz kudreti ile başka şekillerde de gerçekleştirebilir. Müslümanların vazifesi de ıslâhat için Mehdî'yi veya Hz. Îsâ'yı beklemek değildir, kötülüğü engellemek, iyilik ve güzellikleri yaymak, yaşamak ve yaşatmak için ellerinden geleni yapmak, canla başla çalışmaktır. Allah müminlerden, ıslâhatçıyı bekleyip beklemediklerini değil, bunun için kendilerinin ne yaptıklarını soracaktır.

--------------------

“MİLLİ GÖRÜŞ VE TASAVVUFUN ALEYHİNDE BULUNMA”
www.HayrettinKaraman.net/makale/1883.htm

“Yıllarca Tayyar Altıkulaç ekibiyle Millî Görüş hareketi ve ehl-i tarikin aleyhinde bulunmuş” diyor.
Ağızdan çıkan her sözün hesabının sorulacağına iman eden insanların yalan ve iftiradan uzak durmaları şarttır.
Her iki konu ile alakam hakkında kısaca doğru bilgi vereyim.
Ben ve “ekibimiz” milli görüşün aleyhinde hiç bulunmadık, ama ilerleyen yıllarda onun düzen anlayışı ve siyaset tarzını tenkit ettiğimiz oldu, bir de din tahsili veren okulları siyasi olsun olmasın bütün dar grupların etki alanı dışında tutma kararımız vardı, bu karar sebebiyle de müslümanca mücadelemiz oldu. Partiler ve bazı gruplar İmam Hatipleri ve Y. İslam Enstitülerini arka bahçeleri yapmak istiyorlardı, biz ise bu okulların, bütünüyle milletin okulları olmasını, İslam’a hizmet için gerektiği gibi yetişmelerini hedef olarak seçmiş bulunuyorduk.
Merhum Erbakan ile hiçbir zaman aramız bozulmadı, o beni daima önemli toplantılarına davet etti, yüz elli kişilik heyet halinde Türk Cumhuriyetleri ziyaretlerinde ben de bulundum, bana bir defadan fazla milletvekilliği teklif etti, bazı önemli istişarelere de çağırıldım. Türk Cumhuriyetlerine yapılan ziyaretten dönünce “adil düzen “ adıyla Erbakanın takdim ettiği anlayış ve projeyi ilmî olarak tenkit etme ihtiyacını hissettik. Merhum Sabahaddin Zaim Hocanın başkanlığında seyahate katılan onbeş kadar akademisyen ve hoca, milli görüşün partisine mensup birkaç zatın (içlerinde bugünkü Cumhurbaşkanımız da var) katılım ve hizmetiyle bir yıla yakın çalıştık ve ortaya bir rapor çıkmış oldu ve bu rapor Erbakan’a sunuldu. Bu faaliyet bir çatışma değil, genişletilmiş istişare mahiyetindedir.
Allah şifa versin dostumuz Ahmed Vanlıoğlu’nun aldığı randövü ile Fatih’te bir evde Erbakan Hoca ile bizim ekipten sekiz on arkadaş buluştuk, İmam Hatip Okullarına siyasetin sokulmamasını kendisinden rica ettik ve karşılıklı olarak gerekçelerimizi açıkladık, ama Hoca’yı ikna edemedik, şu cümlesini nakledebilirim: “Ben sizi anlı şanlı cihada davet ediyorum, siz cephe gerisinde kalıp soğan ve patates soyalım diyorsunuz, ne yapalım bu bir nasip meslesidir”.
Evet ortada bir fikir ve hizmet anlayışı ihtilafı vardı, ama bu ihtilaf hiçbir zaman birbirimizi İslam’dan, ehl-i sünnetten ve bütünlükten dışlama noktasına varmadı.
Benim tasavvuf aleyhinde bulunduğumu söyleyen bir kişinin birden fazla ilmî ve ahlaki problemi/arızası var demektir.
Hayatımın hiçbir döneminde sahih İslam tasavvufuna karşı çıkmadım, tam aksine ondan istifade etmeye çalıştım. Benim ve ekibimin mücadele ettiği sözde tasavvuf ve tarikat faaliyeti, sahte, şeriat dışı, dini istismara yönelik olanlardır. Tasavvuf ilim ve amel olarak ortaya çıktığı günden beri de onun gerçek mürşidleri, sahte tasavvuf çıkışları ile mücadele etmiş, insanları onların saptırmalarına karşı uyarmışlardır.
Özellikle benim tasavvufla alakamı doğru olarak anlamak isteyenler sitemdeki tasavvufla ilgili yazılarıma ve şu iki kitabıma bakabilirler: “İmam-ı Rabbani ve İslam Tasavvufu”. “Tasavvuf Şeriatsız Olmaz”. Her iki kitap İZ yayınları arasında basılmıştır.
Yazının başındaki sözü söyleyen zat bu kitaplarımı görmedi mi? Görmediyse yazık, gördü de yine iftira ettiyse daha yazık!

--------------------

ŞİMDİLİK SON YAZI
www.HayrettinKaraman.net/makale/1884.htm

Kendi İslam anlayışlarını ehl-i sünnet olarak takdim edip yine ehl-i sünnet içinde farklı anlayış, usul ve yorum sahiplerini bu camianın hatta İslam’ın dışına atan dar görüşlü, bağnaz, bölücü “ehl-i kıbleyi tekfir ettikleri için” ehl-i sünnet dışı adamların yalanlarının ve iftiralarının biteceği yok. Olup bitenleri bilmeyen insanımızın yanlış bilgi ve kanaat edinmelerini önlemek için zaman zaman bu kabil konuşma ve yazılara cevap veriyor, doğrusunu anlatmaya çalışıyorum. Bu defa yine bir dizi yazı yazdım, fazla uzamasın diye bugün şimdilik sonuncusunu yazıyorum.
“Yıllarca İngiliz ve İran paraleliyle iş tutmuş” iftirası mahkemelik bir iftiradır ama benim ne derlerse desinler Müslümanları mahkemeye vermek gibi bir âdetim yoktur. Ayrıca bu ifadeden bir şey anlamadığım için açıklama da yapamıyorum. Böyle birileriyle iş tutmaktan da, böyle bir iftira yapmaktan ve yapandan da Allah’a sığınırım.
The Cemaat ile alakama gelelim.
1963 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünden mezun oldum, o yıl bir kısım arkadaşlarımızla belli bir program dahilinde, belli gruplardan bağımsız olarak İmam Hatip camiasıyla İslam’a hizmet kararı aldık. Vazifelerimiz nerede olursa olsun irtibatı kesmedik, zaman zaman toplanıp istişareler yaptık. Biz bir gruba bağlı değildik, ama bütün Müslüman cemaatlerle iyi ilişkiler içinde olmayı, mümkün olan en geniş çerçevede ümmet birliğini hedef almayı benimsedik. Daha 1961 de Kadıköy merkez vaizi iken İstanbul’daki etkili grup temsilcileri ile toplantılar yaptık, bu toplantılarda hitabet ve irşad usulünü konuştuk, bazı güncel meselelerde görüş birliği sağlamaya çalıştık. 1971 yılında İzmir Yüksek İslam Enstitüsüne Fıkıh Hocası olarak tayin edildim. Buraya geldiğimde talebenin “Nurcular, Ülkücüler, Akıncılar ve diğerleri” şeklinde bölündüklerini, birbiri ile kavgalı olduklarını gördüm. Her biri ile ayrı ayrı toplantılar yaparak aralarındaki husumeti İslam kardeşliği ortak değerinde gidermeye çalıştım. Bugüne kadar da hangi cemaat ve tarikat olursa olsun sahih İslam’ın sınırlarını aşmadıkları sürece onlarla iyi ilişkiler içinde olmaya, benden bir yazı, konuşma, istişare vb. istediklerinde bunu yapmaya çalıştım.
Cumhubaşkanımızın “Ne istediler de vermedik” dediği dönemde bazı kusurlarına, ifratların ve derhal tevil ederek örttükleri sonradan anlaşılan sapmalarına rağmen malum cemaatin de İslam’a hizmet ettiği ve faydalı olduğu kanaati toplumda hakim idi. Biz de faydasının zararından çok olduğuna kani idik. Bu dönemde merhum Sabahaddin Zaim Hoca’nın teklifi ile onun başkanlığında gazete ve televizyonlarının istişare heyetinde bulundum. Abant toplantıları bana göre ülkemiz aydınları ile islâmî kesim arasındaki fay hattını daraltmak ve ortak noktalarda ülkemiz için birlik içinde bir şeyler yapmak amacını güdüyordu. Bu sebeple birçok iyi niyetli, değerli ve cemaat dışı insanlarla ben de bu toplantılara katıldım, bir süre sonra başka vadilere aktıkları için terk ettim.
Çok istismar edilen diyalog meselesine gelince, bu konuda bir kitap yazdım, “Diayalog ve Kurtuluş Tartışmaları”. Dileyen bu kitaptan daha geniş bilgi alabilir, bu kitabı ikibinli yıllarda cemaatin yanlış bir yola girmesini engellemek için yazmıştım, burada şu satırları naklediyorum:
“Bu noktada önemli olan kırmızı çizgilere dikkat etmek, dengeyi bozmamak, kâr zarar hesabını iyi yapmaktır; eğer bu çeşit diyalog İslam'ın ve Müslümanların menfaatine değil, zararına olursa zinhar ondan uzak durmaktır. Müslümanlar, "Dinler arası Diyalog İçin Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere" diyaloga girmezler, kendi davalarının şuurlu bir "misyoneri; yani davetçisi, tarafı" olarak diyaloga girerler. Burada bir daha tekrar edeyim: Diyalog zorunludur, kendi duvarlarınızın içine hapsolarak -tebliğ başta olmak üzere- İslam'ın çağdaş temsilini gerçekleştiremezsiniz, oyunlara müdahale edemezsiniz, ama oyuna gelmemek, pirinç peşinde iken eldeki bulguru da kaybetmemek için azami titizliği göstermeniz de ayrı bir vecîbedir.”
Normal ilişkiler sürüp giderken hükümetin 1912 yılında dersanelerin kapatılması kararı ile cemaat-iktidar arası açıldı. İktidarın aleyhinde tavır alan cemaati uyarmak için yazılar yazdım. Bu yazılardan birini (Dersane özel menfaat, kapatma kararı ve iktidarın yaşaması kamu yararı, bu sebeple özel menfaatin feda edilmesi gerekir mealindeki yazı) saptırarak aleyhimde yayınlar yaptılar, iftiralarıyla bir grubu bana karşı tahrik etmeye çalıştılar. 17 ve 25 Aralık olayları ile iyice çizgiden çıktılar, haklarındaki kanaatim tamamen menfiye döndüğü için iyi ilişki kararıma son verdim.
Diyanet İşleri Başkanlığ 25 Ocak 2014 tarihinde "Yüzyılın İslam Kültür Hizmeti Onur ve Hizmet Ödülleri" töreni düzenlemişti, Cumhurbaşkanımız orada önemli bir konuşma yaptı ve ilk defa bu grubun liderine karşı artık değişmiş olan kanaatini açık seçik ortaya koydu, şöyle diyordu:
“Bu medeniyet yalancı peygamberleri, sahte velileri, içi boş alim müsveddelerini bünyenin virüsü yok ettiği gibi reddetmiş ve tarihin çöplüğüne mahkum etmiştir. İlmi güç için, şantaj için, şebekeleşme, örgütleşme için bir araç olarak kullananları bu medeniyet hiç kabul etmemiştir ve etmeyecektir.İlmi iktidar için vesile görenleri bu medeniyet yine mahkum edecektir.”
O akşam yine Haliç Kongre Salonunda STK’ların Tayyip beyi teyid toplantıları vardı, orada da, otuz kırk yıldan beri olduğu gibi Tayyip Bey’in yanında idim ve konuşma yaptım.
Ben yine baştaki kararımıza sadık kalarak siyasi olsun olmasın bir grubun adamı değilim, ama kendi davama hadim olduklarına inandığım için R. Tayyip Erdoğan’ı ve iktidarını destekliyorum.
Bu yazılara sebep olan şahıs vatsap grubumuzu kast ederek şöyle diyor: “Bu grupta bulunan Yusuf Ziya Kavakçı hocamız (H. Karaman’ı) çok iyi tanır.”
Ben de diyorum ki, madem dava arkadaşım Yusuf Ziya Bey’i şahid gösteriyorsun ben de kabul ediyorum, onun gruba yaptığı konuşmayı ve hakkımdaki hüsn-i şehadetini dinle, belki tevbe edersin!

--------------------

“EVET” DEMEK FARZDIR” DEDİM Mİ?
www.HayrettinKaraman.net/makale/1910.htm

Yazının başında sonucu özetlemem gerekirse, benim, “16.Nisan.2017 Referandumu” öncesinde yazdığım yazıda “Bu halk oylamasında evet demek farzdır” şeklinde bir ifadem yoktur. Aşağıda o yazıdan ve referandum sonrasında yaptığım açıklamadan paragraflar aktaracağım, orta derecede zekası olan, peşin hükümle okumayan ve biraz dikkat sarf eden herkesin anlayacağı üzere söylediğim, bir fıkıh kuralına dayanmaktadır; bu kurala göre “farz olan bir vazife ona ulaştıran bir başka şeye bağlı ise o şey de farz olur”. Bu kuralı naklettikten sonra insanları, “davaları ve ona götüren yol konusunda” düşünerek karar vermeye yönlendirdim. İşte o yazlardan parçalar:
Mevcut anayasadan herkes şikayetçi idi, bu şikayetlerin arasında yetki çatışmaları, başka şartlarda ülkenin başını belaya sokacak çift başlılık gibi durumlar da vardı. En iyisi olmasa da olabilecek iyiyi gerçekleştirmek üzere bir kısmi değişiklik teşebbüsü yapıldı. Bu teşebbüsün “Evet” ile sonuçlanması durumunda eski halden bazı beklentileri olan ve hedef haline getirdikleri Recep Tayyip Erdoğan'ın daha güçlü ve etkili hale gelebileceğinden endişeye kapılan kesim içeride ve dışarıda bütün imkanlarını kullanarak değişikliği engellemek üzere hareket ediyorlar.
Bu kesimin içinde daha çok kimler var?
Recep Tayyip Erdoğan düşmanları var. Ona niçin düşman oldular?
Çünkü o, adam saymadıkları halk ile el ve gönül birliği yaptı. Merkeze yürümeleri engellenen halkın önünü açtı. Ekonomi, eğitim, sağlık ve imar konularında rüyaları gerçek kıldı. Dinli dinsiz, dindar gevşek dinli bütün vatandaşların inançlarına uygun yaşamalarını ve insan hak ve özgürlüklerinden eşit olarak yararlanmalarını sağladı. Medeniyetimizin okulları olmaya namzet İmam Hatip okullarını, mahrum kılınan haklarına kavuşturdu, yeniden itibar ve ilgi odağı olmalarına imkan verdi. Bütün mefahirini aziz dinine borçlu olan bu milletin hayatından dini eksiltmek için alınmış zalimce tedbirleri yıkıp geçti, hem dindar hem de her meşru alanda etkili olmayı mümkün hale getirdi.
Dünyayı zulüm ve sömürüyü mubah sayarak yöneten devlet ve şirketlere karşı bağımsızlığımızı ilan etti. Mazlum ve mağdur İslam dünyasına ümit ve cesaret aşıladı...
Bütün bu olup bitenlerin önünde, Allah'ın izni ve asil halkın desteği ile Recep Tayyip Erdoğan var. Onu maddi veya manevi olarak etkisiz hale getirirlerse eski zulüm ve sömürü düzenine yeniden kavuşma ümidi taşıyorlar. İşte bu iki zıt hedef oylanıyor. Evet dersek Erdoğan'ın öncülüğünde 2002'den sonraki süreç devam edecek, Hayır denirse adım adım kötü olan eskiye dönülecek.
Birkaç cümle de işin din ve ideoloji boyutu için yazayım:
Nasıl bir ülke, nasıl bir düzen istiyorsunuz? Bunu kendinize sorun.
İkinci sorunuz şu olsun: Bu hedefe bir adımda, bir sıçrayışta ulaşmak mümkün müdür? Mümkün değilse zamansız ve usulsüz sıçrayışlarla durmadan sakatlanmak mı istersiniz, yoksa hedefe götüren adımları, usulüne ve gereğine uygun olarak sırayla atarak her adımda sağlıklı mesafeler kat' etmek mi istersiniz?
İşte bir de bunu oyluyoruz!
Bizi hedefe yaklaştıracak olan bir adımı daha “Evet” diyerek atmak, “farz olanı tamamlayan ve ona yaklaştıran her fiil farzdır” kuralının çerçevesine dahildir.
Kendilerine asla katılmadığım, bütün argümanlarını ya yanlış ya da yersiz ve zamansız bulduğum “Hayır”cılar da bu milletin parçası, bu ülkenin vatandaşlarıdır. Onlarla aynı sokaklarda, aynı binalarda, aynı toplu yerlerde bulunuyor ve yaşıyoruz. Birimizin veya bir grubun başına bir felaket gelse o siyasi ve ideolojik farkı düşünmeden yardıma koşmak; insan, vatandaş ve bir ülkede paydaş olarak elimizden gelen yardımı yapmak durumundayız ve bu böyle de olmaktadır. Ben “Evet”te hayır görüyorum, ancak referandum da gelir geçer, inşallah millet ve memleket için hayırlısı ne ise o olur, sonra bu ülkede farklı kesimlerin barış ve olabildiğince dayanışma içinde yaşamaya devam etme süreci avdet eder. Bu referandumun sonucu ne olursa olsun uzun vadede kazananlar; ahlak, hukuk ve itidali terk etmeyenler olacaktır." (13.04.2017)
Oylamaya katılanlar evet desinler, hayır desinler her iki halde de iradelerini ortaya koymuş, sonucu onlar belirlemiş oluyorlar. Halkın hür iradesiyle seçim yapabildiği, seçilenleri çeşitli yol ve yöntemlerle denetleyebildiği ve başarısız olduklarında değiştirebildiği sürece istibdad (tek adam yönetimi ve hakimiyeti) söz konusu olamaz. Bizi Saddam, Kaddafi, Esed gibi tek adamlarla ve onların ülkelerindeki sistem ile eşleştirenlerin söylediklerine kendilerinin de inanmadıkları kanaatindeyim.
Din ile oy arasındaki ilişki üzerine şu açıklamalar yapılmıştı:
Hayır demek farzdır, evet demek haramdır.
Oylamanın din ile bir alakası yoktur.
Hayatımızda İslam'ın adım adım çoğalmasını ve tamamlanmasını istiyorsak -ki, bunu istemek farzdır- ve bu anayasa değişikliği de bu adımlardan birini teşkil edecek veya adımları kolaylaştıracaksa -farzı tamamlayan, farzın gerçekleşmesine vesile olan da farzdır kuralına göre- oylamada evet demek farz olur (Bu benim görüşümdür).
Halkın yüzde elliden fazlasının bu farzı yerine getirmiş olması Türkiye'deki dindarlık oranlarına göre önemli bir gelişmedir. Keşke halkımızın bu kadarı, bırakın farzı tamamlayan şeyleri, farzların, vaciplerin kendilerini yerine getirseler, haramlardan uzak dursalar ve erdemler dini olan İslam'ı kamil manada yaşasalar ülkemiz bir başka ülke olur; toplumda huzur, barış, adalet, edep, emeğin ve helalin değeri hakim hale gelirdi.
Her şeye rağmen halkımızın kahir çoğunluğunun kendini Müslüman bilmesi, kusurlarına rağmen imanını koruması, bu imanın verdiği sezgi ve irfan sayesinde bilgiçleri yanıltan sonuçlara imza atması şükretmemiz gereken bir vakıadır.
Benim görüşüm, belli bir kuralın belli bir olaya uygulanması manasında bir yorumdur, bir içtihaddır. Bu yoruma katılmamak “farzdan, vacipten kaçmak” manasına gelmez. Dini inancı gereği evet diyen de hayır diyen de bizim orana dahildir. (20.04.2017)
O günlerde söylediklerim bunlardır ve hala böyle düşünüyor ve böyle diyorum.



Buradaki iki mavi çizgi arası içerik site editörünce konulmuştur ve rastgele çıkmaktadır. İçeriğini onayladığımız anlamına gelmez, dikkatli davranın.

 
Önceki Soru | Sonraki Soru | Bütün Sorular | Bütün Konular |

Ana Sayfa | Hakkında | Makaleler | Kitaplar | Soru Konuları | Soru Listesi | Konuşmalar | Şiirler | İndeks | Rastgele Oku | Yeniler | Geri Git | İleri Git



   


BULUNDUĞUNUZ SAYFAYI AŞAĞIDAKİ ARAÇLARLA KULLANABİLİRSİNİZ: