HayrettinKaraman.net
Mobil - Metin Versiyonu

[Facebook] - [Twitter] - [YouTube] - [instagram]

Ana Sayfa | Hakkında | Makaleler | Kitaplar | Soru Konuları | Soru Listesi | Konuşmalar | Şiirler | İndeks | Rastgele Oku | Yeniler | Geri Git | İleri Git


Önceki Makale | Sonraki Makale | Makale Listesi |


Kadrolaşma

Geniş manada (siyasi ve ideolojik) muhalefetin iktidara yönelttiği tenkitlerden biri de kadrolaşmadır. İddiaya göre AK Parti iktidarı devletin önemli veya önemsiz kadrolarına kendi (partilerini tutan veya dindar olan) adamlarını atıyor, daha layık oldukları halde kendilerinden olmayan vatandaşları atamıyormuş.

Bu itirazın cevabını vermek elbette bana değil, iktidara düşer. Burada ele almak istediğim konu, muhalefetin tenkidine iktidar adına cevap vermek değil, gelmiş geçmiş iktidarların ve devletin özerk, bağımsız kurumlarının kadrolaşma hususundaki tutumlarıdır.

"Dinime dahleyleyen bari müselman olsa" demişlerdir; yani "dinimi, dindarlığımı tenkit eden kimsenin kendisi müslüman olsa canım yanmaz" denmek isteniyor.

Çok partili demokrasiye geçmeden önce yalnızca memurları değil, milletvekillerini bile parti tayin ediyordu ve tabii kendinden olanları seçiyorlardı.

Çok partili demokrasiye geçtikten sonra istisnasız bütün partiler, iktidara geldiklerinde kendilerinden olanları işbaşına getirmiş, az veya çok kadrolaşma yapmışlardır. Kanunlara uygun olduğu takdirde bunu engellemek de mümkün değildir; çünkü siyasetin ve ideolojinin ahlakı ve vicdanı özeldir.

Gelelim 1982 Anayasası'nın başımıza (daha doğrusu demokrasinin başına) bela ettiği, egemenlikle ilgili 6. maddenin demokrasiye aykırı yorum ve uygulamaları ile ortaya çıkmış bulunan özerk veya bağımsız kurumlar ile cumhurbaşkanına ait ölçüsüz yetkiden doğan kadrolaşmalara.

Bunların içinde en göze batanları YÖK üyeleri, başkanı, rektörler, dekanlar, öğretim üyeleri, Anayasa Mahkemesi üyeleri, yargının diğer kademelerindeki kadrolaşmadır.

Halkın, ülkeyi yönetmek üzere seçtiği Meclis ve iktidar bir yanda, bu "devletin yetkili organları" bir yanda. Birincilere güven yok; bu sebeple bazı kurumlar onların (siyasetin, siyasi iktidarın) etki ve yetki alanlarının dışına çıkarılmalı. Peki bu "dışarıya, dışta kalanlara" kim güveniyor. Bu dışta kalanlar yetkiyi kimden alıyor? Bunları kim, nasıl denetliyor? Yanlış yaptıklarında kim, nasıl engelliyor? Bu soruların makul, ikna edici, demokrasiye uygun cevapları yoktur; teoride varsa uygulamada yoktur.

"Cumhurbaşkanını -halkın seçtiği- Meclis seçiyor; şu halde yetkisini milletten alıyor" denebilir. Son on cumhurbaşkanına bakın, bunların kaçı sivildir ve Meclis bunları, çaresizlikten değil de serbest iradesiyle seçmiştir?

Son cumhurbaşkanının atama ve engellemelerine de bir bakın; bunlarda ideolojik ayrımcılık ve kadrolaşmanın en açık, tartışmasız, herkesin dilinde olan sayısız örneklerini görürsünüz.

Yargıda ve üniversitelerde ideolojik (dindarlığa karşı) bir kadrolaşma açık ve kesin olarak vardır.

Kadrolaşma iki şekilde gerçekleştirilir: 1. Belli bir ideolojiyi ve dünya görüşünü benimsemiş olanları iş başına getirme. 2. Bazı (mesela dindar; namazında niyazında, özel hayatında helal haram ayrımı yapan...) vatandaşların önemli mevkilere gelmelerini engelleme. İşte bu iki manada kadrolaşma, yetkisini milletten almayan, denetlenemez, sorumsuz "yetkili makamlar ve organlar" tarafından devamlı yapılmaktadır ve bu kadrolaşmanın sayısı ile önemi, siyasi kadrolaşmanın çok üstündedir.

Hem yapıp hem de başkalarını suçlayanlar bazen aynaya baksalar ülkemiz için hayırlı olacaktır.

25 Mayıs 2007
Cuma



Buradaki iki mavi çizgi arası içerik site editörünce konulmuştur ve rastgele çıkmaktadır. İçeriğini onayladığımız anlamına gelmez, dikkatli davranın.

 
Önceki Makale | Sonraki Makale | Makale Listesi |

Ana Sayfa | Hakkında | Makaleler | Kitaplar | Soru Konuları | Soru Listesi | Konuşmalar | Şiirler | İndeks | Rastgele Oku | Yeniler | Geri Git | İleri Git



   


BULUNDUĞUNUZ SAYFAYI AŞAĞIDAKİ ARAÇLARLA KULLANABİLİRSİNİZ: